Bir toplumun aynası çocuklardır.
Ve bugün o aynaya baktığımızda gördüğümüz şey, rahatsız edicidir.
Henüz hayatla pazarlık yapacak yaşı bile gelmemiş çocukların, ceplerinde bıçakla dolaştığı bir ülkeyi konuşuyoruz.
Üstelik bunu artık istisna diye değil, neredeyse “olağan” diye anlatıyoruz.
Asıl tehlike de burada başlıyor.
Bu mesele birkaç “öfkeli genç”, birkaç “kötü örnek” meselesi değildir.
Bu mesele, koruyamadığımız bir çocukluk meselesidir.
Bir çocuk neden bıçak, silah taşır?
Çünkü kendini savunmasız hisseder.
Çünkü konuşarak çözemeyeceğini öğrenmiştir.
Çünkü kimsenin onu gerçekten duymadığına inanır.
Ve bu noktada artık suçu çocuğa yüklemek kolaycılıktır.
Soruyu tersinden soralım.
Bir çocuk neden kendini güvende hissetmiyor?
Bir çocuk neden “biri bana zarar verirse” ihtimaliyle büyüyor?
Bir çocuk neden korunmak için yetişkin dünyasının en sert araçlarına yöneliyor?
Çünkü onu koruması gereken sistemler, zamanında devreye girmiyor.
Evde bastırılan sorunlar,
okulda ötelenen sinyaller,
sokakta normalleştirilen şiddet dili hepsi bir noktada birleşiyor.
Çocuk, kimden ne öğreneceğini şaşırmıyor aslında. Bize bakıyor.
Büyükler konuşarak çözmüyorsa, büyükler öfkeyle güç kuruyorsa, büyükler adaleti geciktiriyorsa çocuk da bunu hayat bilgisi sanıyor.
Burada mesele bireysel hata değil, kurumsal körlüktür.
Bir çocuk uzun süre görünmezse, bir çocuk defalarca “bir şeyler yolunda değil” mesajı verip karşılık alamazsa, bir çocuk sadece “idare edilecek” bir risk gibi görülürse orada koruma değil, ihmal vardır.
Bu ihmal;
bir gün sessizliğe,
bir gün öfkeye,
bir gün metalin soğukluğuna dönüşür.
Ve biz o zaman “nasıl oldu” diye sorarız.
Oysa işaretler oradaydı. Bu mesele yalnızca güvenlik başlığıyla ele alınamaz.
Bu mesele yalnızca yasaklarla, aramalarla, cezalarla çözülemez.
Çünkü mesele, olaydan sonra değil, olmadan önce başlar.
Bir çocuk bıçak taşıyorsa,
orada erken fark edilmesi gereken bir yalnızlık vardır.
Orada zamanında sahiplenilmesi gereken bir kırılma vardır.
Orada “geçer” denilip ertelenmiş bir sorumluluk vardır.
Ve bu sorumluluk, çocuğun omuzlarına bırakılmayacak kadar ağırdır.
Çocuklar suçlu değildir.
Ama yalnızdır.
Bugün “taşıma” olarak gördüğümüz bu tablo,
yarın “kullanma” başlığıyla karşımıza çıkarsa
kimse şaşırmasın.
Çünkü bu bir anda olmadı.
Bu, göz göre göre oldu.
Toplum olarak şunu kabul etmek zorundayız.
Bir çocuğun elindeki bıçak,
bizim elimizden düşen ilgidir.
Bizim ertelediğimiz adalettir.
Bizim “sonra bakarız” dediğimiz sorumluluktur.
Çocuklar kendilerini savunmak zorunda hissediyorsa,
orada savunulması gereken ilk şey çocukluk değil,
bizim vicdanımızdır.
Ve bu vicdan, ancak
zamanında görerek,
zamanında duyarak,
zamanında sahiplenerek ayağa kalkar.
Aksi halde daha çok konuşuruz.
Daha çok üzülürüz. Ama her seferinde biraz daha geç kalırız.
Bir çocuk bıçak taşıyorsa, bu onun cesareti değil, bizim geç kalmışlığımızdır.
Çocukların bıçak taşıdığı bir yerde, toplum kendi ihmaliyle yüzleşmeden hiçbir sorunu çözemez.

YORUMLAR