Barışın Kırılgan Sessizliği
Türkiye, tarihinin en sessiz ama en kritik eşiğinden geçiyor. Yıllarca terörün gölgesinde şekillenen siyaset ve toplumsal psikoloji, şimdi yeniden ve bu kez temkinli bir umutla şekillenmeye çalışıyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile DEM Parti heyeti arasında geçtiğimiz günlerde gerçekleşen görüşmenin ardından başlayan yeni iklim, 9 Temmuz’da Öcalan’ın “silah bırakma” çağrısı ve 11 Temmuz’da PKK’nın bu çağrıya karşılık olarak silahlı faaliyetleri durdurduğunu açıklamasıyla farklı bir boyut kazandı. Türkiye’nin en sessiz zaferi belki tam da burada anlam buluyor: Silahlar sustuğunda değil, söz hüküm sürdüğünde kazanılan bir zafer bu.
Ancak bu sessizliğin ne kadar kırılgan, ne kadar dikkatle korunması gereken bir alan olduğunu unutmamak gerek. Son günlerde art arda gelen sosyal ve siyasi gelişmeler; muhalefet içinde yaşanan tartışmalar, belediyelerdeki yönetim krizleri, ekonomik kaygılar ve yargıya olan güvenin zedelenmesi gibi sorunlar, bu süreci desteklemesi gereken toplumsal zeminin yeterince sağlam olmadığını gösteriyor. Halk sessizliği barış olarak okumaya hazır ama sessizlik uğruna adaletin ve şeffaflığın rafa kaldırılmasına da itiraz etmeye kararlı.
Mardin’den Hakkâri’ye, Şırnak’tan Diyarbakır’a kadar birçok şehirde bu gelişmeler heyecanla izleniyor. İnsanlar umut etmek istiyor. Ama aynı zamanda geçmişte yarım kalan süreçlerden kalan acıları da unutmuş değil. Bu nedenle barış dilini yeniden kurarken, güveni tesis edecek adımların çok daha özenli atılması şart. Özellikle Meclis’in bu sürece aktif olarak dahil edilmesi, toplumun tüm kesimlerinin süreç hakkında doğru bilgilendirilmesi ve sürecin güvenlik ekseninden demokratik katılıma doğru evrilmesi gerekiyor. Aksi halde, sessizlik bir barış değil, geçici bir suskunluk olur.
Bugün Türkiye’ye düşen görev, suskunlukla değil bilinçle hareket etmektir. Çünkü barış; hatırlayanların, ders alanların ve geleceğe hazırlıklı olanların işidir. Sessizlik değerli olabilir; ama onu kalıcılaştıran şey, halkın onayladığı adımlar, siyasetin güven veren dili ve adaletin hissedildiği bir ortamdır. Aksi takdirde sessizlik, en ufak bir sarsıntıda dağılabilecek ince bir kabuktan ibaret kalır. Gerçek zafer, bu süreci sağlamlaştıracak iradeyi gösterebilmektir.
Toplumu sadece susturarak değil, ikna ederek ve dahil ederek ilerlemek gerekir. Unutulmamalıdır ki, bu süreçte atılacak her yanlış adım, sadece güveni değil, geleceği de riske atar. Bu yüzden Türkiye’nin en sessiz zaferi, bir son değil; doğru yönetilirse, yeni bir başlangıcın adı olabilir. Ve eğer bu sefer samimiyetle yürünürse, barış sadece bir ihtimal değil, bu coğrafyanın ortak gerçeği haline gelebilir.

YORUMLAR