DOLAR
15,8239
EURO
16,7292
ALTIN
930,99
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Mardin
Açık
27°C
Mardin
27°C
Açık
Çarşamba Açık
28°C
Perşembe Açık
26°C
Cuma Açık
28°C
Cumartesi Açık
30°C

Yirmi Yılın Sonunda

Yirmi Yılın Sonunda
20.04.2022
0
A+
A-

      Aslına bakarsanız siyaset konuşmayı çok sevmem. Hele ki günümüzde iyice ayrışan ve militanlaşan siyasi atmosferde bunu yapmak hiç akıl karı değil galiba. Çünkü hayata salt siyah ya da beyaz olarak bakılan bir noktaya gelindiğinde siz ne derseniz deyin birileri illaki sizi bir yerlere yamamaya çalışacaktır. Çünkü o psikolojiye göre karşıdaki ya “ondandır” ya da “ötekidir” artık.

Yani ya hep birilerini ne olursa olsun sürekli övmen ya da ne yaparlarsa yapsınlar eleştirmen hem de yerlere çarpa çarpa bunu yapman beklenir. Tam burada kendimle çelişerek şunu söylemem lazım: Aslında siyasetimiz oldum olası bundan ibaret bir anlayışla işliyordu hep. Sanırım siyasi tavırlarda değişen tek şey eskiye nazaran artık etki-tepki olayının, günümüzde iletişim araçlarıyla daha çok ve hızlıca yayılması oldu.

Baştan şunu söylemeliyim ki bu yazı aslında bir eleştiri yazısı olacak. Ama savcılık soruşturmaları işleyişinde olduğu ya da olması gerektiği gibi eleştirirken aleyhte olan delilleri de lehte olanları da ortaya koymaya çalışacağım.

Ülkenin seçimle iş başında olan siyasi bir partinin en uzun iktidar döneminde yaşıyoruz yirmi yılı aşkın bir süredir. Başka yazılar vesilesiyle ara ara değindiğim gibi bu süre zarfında önceki dönemlere kıyasla çok ama çok büyük işler yapıldı. Bir siyasetçi gibi şu yapıldı, bu yapıldı gibi kalem kalem sayarak bir ispat uğraşısına girme niyetinde değilim elbette. Ama her türlü fanatiklikten uzak olarak sağlık, eğitim, ulaşım, sanayi, kalkınma, haklar, vesayetin geriletilmesi, savunma, sosyal devlet olma, daha bağımsız olma gibi alanlar başta olmak üzere hemen hemen hayatın her alanında devrim niteliğinde değişimler, gelişmeler olduğunun hakkını vermeliyiz.

Özellikle ilk on yıl bu anlamda hepimizi hayrete düşüren, “Türkiye’de her şey olur ama bu konuşulamaz bile!” dediğimiz çokça şey yaşadık. Dediğim gibi bunları ancak olaylara “mutlak kötü”ya da “mutlak iyi” gibi fanatik bir saplantı içinde bakıyor değilse görebilir bir insan. Ama yazık ki bu tür insanlar hepimizin içinde, kendi benliğimizde çokça yaşıyorlar artık. Her türlü siyasi amaçtan uzakta, herhangi bir gelişmeyi rutin bir akışta vurguladığında dahi neredeyse öfkesiyle seni boğmaya kalkan o kişiliğin karşıdakinin benliğini nasıl da esir aldığını hemen görebiliyorsun. Bu müzmin muhalif anlayışa daha doğrusu böyle benliklerini fanatizme teslim etmiş insanlara elbette ki bir şeyler anlatmak hatta konuşmak oldukça zor oluyor.

Yani emin olun biz bugün uzayda yeni ve müstakil bir istasyon kurmuş olsaydık bile böyle insanlar onu kötüleyecek bir şeyler bulurlardı. Tabii ki bu toptancı anlayışın aynısı onlar için “karşı ya da öteki” olan iktidar cephesi için de geçerli büyük bir oranda. Ama ben kendi gözlemlerime dayanarak bunu söylüyorum (yanılıyor olabilirim de), muhaliflik adına toptan kötüleme “öteki” tarafa göre biraz daha yüksek bir dozda yürüyor. Ve bu tavır tarihten okuduğumuz ve bugünkü şahitlerinden gördüğümüz kadarıyla hep böyle olagelmiş sanki.

Dediğim gibi yirmi yılda çok büyük işlere imza atıldı. Ama bir işin yapılması kadar nasıl yapıldığı da önem arz eder. Aynı şekilde iyi bir işin, iyiliğin yapılması kadar sürdürülebilmesi de önemlidir. Ülke hızla gelişip büyürken bu süre zarfında belli grupların, şirketlerin, insanların neredeyse ülkeden de daha hızlı büyümesi, zenginleşmesi elbette ki hemen göze çarpacaktı. Daha tazeyken çok konuşulmayan bu durum artık aleni bir şekilde ve belgeleriyle konuşulup yazılıyor. Yine bu sürede iktidar ve çevresinin, irtibatlı olanların yaşadığı şatafat artık gözümüzün içine içine girmeye başladı. Toplum olarak bizlerin de konforu eskiye nazaran arttığı için bu tür şeyler ilk zamanlar çok dillendirilmedi.

İktidar süresi uzadıkça nemalanan kitle iyice büyüdü. Ve artık o kitlenin içinde iktidarla ideolojik olarak taban tabana zıt olan kişi ve gruplar da kalabalıklaşmaya başlamıştı. İşin içinde rant olunca iktidarın rengi önemli değildi. Sadece eskilerin mücahitlerinin zamanın müteahhitleri olduğu bir durum yoktu artık. Eskilerin devrimci, solcu, Kemalistlerinin hatırı sayılır bir kısmının da “pastadan” pay kapmak için sendika, grup ve çevre değiştirerek iktidara nasıl eklemlendiğini çok net bir şekilde yaşayıp gördük. Zira insan işine gelince hele ki söz konusu çıkarıysa çok çabuk renk değiştirebilen bir özelliğe sahipti.

Süreç içinde çok büyük yolsuzluk, usulsüzlük iddiaları oldu. Bu güçlü iddialara söz konusu olan hiçbir kamu görevlisi, müteahhit ya da siyasetçinin hukuki bir sürece konu edilmediğini gördük hayret ve kızgınlıkla…

Kaldı ki o işlerin içinde olanlar dahi bulundukları durumu izah edemeyecek kadar zora düşmüşlerdi. En fazla olan siyaseten silikleştirilmeleri, gözlerden uzak görevlere gönderilmeleri ya da pasif görevlere getirilmeleri oldu. Bu tür durumlarda“Kol kırılır, yen içinde kalır.” anlayışının benimsendiğini gördük ki bu anlayış kırılan bir kol için ya da en fazla aile içinde yaşanan olaylar için kabul edilebilir bir ilke olabilirdi. Üstelik aile içinde olsa da yaşanan her olay için bile geçerli olamayacak bir ilkeydi bu. Oysa kamuoyunu ilgilendiren olaylarda konjonktür ya da oy kaygısıyla bu anlayışı benimsemek asla kabul edilemez bir durumdu.

Yazının daha da fazla uzamaması adına birkaç konuya daha kısa kısa değinerek noktayı koymaya çalışacağım. Eğitim alanında çok büyük işler yapıldı, özellikle okul ve derslik sayısında muazzam bir artış sağlandı. Eğitim araçları teknolojikti ve çeşit olarak zengindi. Ama tüm bunlar eğitimin kalitesini istenen seviyede arttıramadı. Bu olmadığı gibi çocuk ve gençlerimizin internet ve sosyal medya kanallarıyla zehirlenmesinin önüne geçecek politikalar da üretilemedi maalesef.

Irkçı-milliyetçi ayrıştırmaları bertaraf etmek için ilk zamanlar iktidar cephesinde çok cesur adımlar atıldığı halde son tahlilde aynı iktidarın milliyetçi bir savrulmaya kapıldığını görebiliyoruz. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra bu anlayış daha da güçlendi. Çünkü hainlerin bir emeli gerçekleşmiş ve devletin işleyiş dengesi bozulmuştu. Refleks olarak katı bir savunma anlayışıyla darbe sürecinden hemen sonrası alınan birçok önlem mazur görülebilirdi. Ama hala bu konuda mağduriyetlerin yaşanmasına sebep olan, ağır işleyen bir süreç yaşandığını hepimiz gördük, görüyoruz.

Tüm bunlarla beraber kandırılmalar, dış siyasetteki keskin zikzaklar, hak ve adalet temelinden çok konjonktürel tutum ve davranışlar ve bizim toplumun her kesimi olarak takındığımız ikircikli tavır bize şunu çok açık gösterdi:

Evet son yirmi yılda çok şey değişti, gelişti. Ama yirmi yılın sonunda mental olarak hiç değişmemiş, iktidarı ve muhalefetiyle toplumun bütün kesimleriyle tüm değişimlerin inadına yirmi yıl, seksen yıl, yüz yıl öncesinde çakılıp kalmışız, bunu anlıyoruz.

Abdulkadir Demircan

metyu_24@hotmail.com

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.