DOLAR
EURO
STERLIN
FRANG
ALTIN
BITCOIN
Sekip YurttaserTÜM YAZILARI

Bir Kötürümün Gözüyle Yaşam

Yayınlanma Tarihi : Google News
Bir Kötürümün Gözüyle Yaşam

“Çoğu canlıların mayıştığı sessiz, sakin, bu sıcak temmuz öğlesinde; kızgın güneş altında, toz, kan-ter içinde kalmış çok tehlikeli koşullarda çalışan işçi kardeşlerim! Temmuz sıcağının verdiği rehavet içinde kenarında oturmakta olduğum evimin penceresinin ardından şu anda sizleri dikkatle, ibretle gözetlemekteyim. Aynı zamanda ne kadar yorulmuş, usanmış, bungun bir ruh hâli içinde yoğrulmuş olduğunuzu da kuvvetle hissedebiliyorum. Buna rağmen, inanız bana sevgili kardeşlerim, bütün içtenliğimle itiraf etmeliyim ki şu anda tekerlekli sandalyeye mahkûm böylesine kötürüm bir durumda olacağıma, hayatım boyunca sizin yerinizde olmayı çok ama çok isterdim. Zira sağlığın olmadığı her türlü varlık değersizdir ve Hz. İsa’nın buyurdukları gibi altın leğene kan kusmaktan başka bir şey değildir. Vesselam!” Halil Bey, şu anda karşı binanın sırtında çıkardıkları takur-tukur, takur-tukur sesleri arasında çatıyı aktarmakta olan işçilere ancak kendisinin duyabileceği alçak bir ses tonuyla hitap ettiğini düşünürken aslında kendi kendisiyle konuşur gibi söylenmekteydi.
Halil Bey, buğday tenli, hafif kilolu, orta boylu, yaklaşık altmış yaşlarındaydı. Eşiyle birlikte başlarına gelen o feci faciadan sonra iyiden iyiye zayıflamış, beti-benzi solmuş, sanki on yaş birden yaşlanmıştı. Üstelik yıllarca çalıştırdığı aynı zamanda kendisine hatırı sayılır bir sermaye ve dostlar kazandıran oto yedek parça dükkânını da zorunlu olarak devredince işte o zaman kendini büyük bir boşlukta hissetmeye başlamış ve bu da ayrıca onun üzüntüsünü ikiye katlamıştı.
Bunun da hemen ardından kendi iç dünyasına geri dönerek bir düşünce dalgasına kapıldı gitti. Evet, tam on sekiz ay önceydi, eşi Binnaz Hanımla bir başka memlekette evli olan biricik kızlarının evine, torunlarını görmeye, sevmeye gitmiş, dönüş yolunda kendi kullandığı araçlarında o kâbusu yaşamışlardı. Şimdi hatırladığı kadarıyla karşı taraftan aşırı süratle gelen hafif ticari, beyaz bir araç aniden şerit değiştirerek üzerlerine üzerlerine gelmiş içinde bulundukları aracın sol tarafına çok feci bir şekilde vurmuştu. Ondan sonrasını Halil Bey, artık hiç anımsamıyordu. Gözlerini hastanede açtığında ise bir o yana bir bu yana gidip gelen önlüklü personeller, sedyede taşınanlar, seruma bağlı hastalar, koğuşlardan yükselen inlemeler, telaşlı telaşlı koşuşturanlar, çevrelerine endişeyle bakan gözler, dışarıdan gelen ve insanda ürkü hissi uyandıran ambulansların siren sesleri arasında kendini bulmuştu. Endişeli bir yüz ifadesiyle ilkin eşinin durumunu sormuş iyi olduğunu öğrenince rahatlamıştı.
Daha sonraları haftalarca süren tedirginlik, heyecanlı bekleyiş, detaylı tetkik ve yoğun tedavilerden sonra kendi durumunun kritik, olduğunu öğrendiğinde ise asıl o zaman yıkılmıştı. Yaşamın kendisi için anlamsızlaştığını düşündüğü o bunalımlı günlerinde tek tesellisi eşinin kazayı hafif yaralarla atlatmış olmasıydı. Onu hayata yeniden bağlayan asıl sebep ise ailesi, özellikle de moral kaynağı olan yedi yaşındaki torunu Arzu ile üç yaş küçüğü Erol’du. Torunlarını düşünürken yuvarlak yüzünün bir yanında buruk da olsa hafifçe bir tebessüm belirdi. Sonra kaldığı yerden düşünmesine devam etti. Bir buçuk yıl öncesine yani o korkunç trafik kazası olayına kadar işine koşan, alış verişini yapan, gezen, eğlenen, sağlıklı neşeli bir kişi olan kendisi değil de bir başkasıydı sanki. Ya şimdi? Düşüncesinin burasında iç geçirdi, ardından bir offf! Çekti. Neden sonra yanaklarında bir ıslaklık hissetti. Boğazı birden düğümlenmiş, coşkun bir sele karşı dayanamayıp yıkılan bir set misali; o da duygularına karşı daha fazla direnemeyip bu sefer de sarsıla sarsıla ama sessizce ağlamaya başladı. Bu son zamanlarda sık sık yaptığı gibi, aynen öyle!
Tam bu esnada mutfakta yemek yapma işiyle uğraşmakta olan eşi Binnaz Hanımın:
“Halil’im, yemek hazır gelebilirsin!” diye seslenmesiyle birlikte çimdiklenmişçesine irkildi. Kendine gelir gibi oldu. Hemen elini gri renkli gömleğinin cebine götürerek buruşmuş kareli mendilini çıkardı, gelişigüzel bir biçimde açarak gözlerini, yanaklarını, burnunu karşı duvardaki boy aynasının önünde iyice sildi. Çünkü eşi çok hassas bir yapıya sahip olduğu için daha fazla üzülmesini istemezdi. Zaten başlarına gelen bu felaketten sonra; çarşı-pazar yapmak, fatura, taksit ödenmek, doktora, eczaneye koşuşturmak, evin işlerine yetişmek, engelli durumdaki eşini idare etmek, misafir ağırlamak hepsi ama hepsi tamamen Binnaz Hanım’ın o narin omuzlarına yüklenmişti.
Derin derin nefes aldı. Mendilini avucunun içinde yuvarlayarak tekrar cebine soktuktan sonra hiçbir şey olmamış gibi tekerlekli sandalyesini mutfağa doğru yönlendirdi. Kırçıl, gür saçlı başı önünde mutfağa doğru ağır ağır ilerlerken:
Yarabb’im! Buna da şükür; kabul etmeliyiz ki her zaman için beterin de beteri var, Allah beterinden korusun!” diye içinden geçirdiği şu anda biraz olsun ferahlamış gibiydi sanki Halil Bey.