
Dikkat buyurulursa eğer günümüzde yapılan evliliklerin genel olarak beklendiğinden de daha kısa ömürlü olduğudur. Bu da tarafların; güvensizlikten doğan bir şüpheyle birbirlerine baktıklarından, hesaba-kitaba yani pazarlığa dayalı kumpasa vurulacak derecede ince hesaplar yaptıklarından, karşılıklı bir takım koşullar ileri sürdüklerinden, fal bakar gibi işin en başından dağılabileceği yönünde yersiz kuruntu ve bir öngörüye kapıldıklarındandır. Zira “biz” değil; “sen-ben”, yüzlerin değil; sırtların birbirine dönük, hoşgörünün yerine tahammülsüzlüğün-ki bunun da sebebi sevgisizliktir- egemen olduğu böylesine bir birliktelik de ister istemez evlilikten çok ticari bir ortaklığa benzeyeceği ve kaldı ki hiçbir ortaklığın da uzun ömürlü olmayacağı gerçeğidir.
Oysaki eskiden evlilikler; -ister aşka ister görücü usulüne göre gerçekleşsin- “nikâhta keramet vardır!” ve “pazara kadar değil, mezara kadar!” felsefesiyle kurulur bunun yanı sıra mantığa, maneviyata, samimiyete, gelenek-göreneklere ve en önemlisi iyi niyete dayanırdı. Bunun sonucunda da doğal olarak birliktelik etle tırnak gibi kaynaşık, ayrı bedenlerde tek yürek bu da betonarme tabla misali sağlam ve güven verici olurdu. Sen-ben değil; “biz” ilkesinden hareketle eşler; iyi günde de kötü günde de sadakatle el ele, göz göze, diz dize, omuz omuza ve kalp kalbe uzun bir yol alırlardı. Dolayısıyla da –istisnalar dışında- en fırtınalı tartışmalar bile evlilik çatısını kolay kolay uçuramaz, karşılıklı çarpan kalpleri katılaştıramaz, vicdanları karartamaz daha da önemlisi ihanetlere evirilemezdi. Hesap-kitap, düşünce ve gönüllerin bir olmasından kaynaklı imrendiren mutluluğun aydınlattığı, huzurla kuşatılmış bu tür yuvalar, hâliyle toplumun gözünde bir kutsiyet hüviyetine de bürünmüş olurdu.