
Mardin…
Taşlarının dili vardır bu şehrin. Her sokağında, her kapısında, her kubbesinde yüzlerce yılın hikâyesi fısıldanır. Bu hikâyelerin en güzel anlatıcılarından biri de hiç şüphesiz Mardin Müzesi’dir.
1895 yılında Katolik Süryani Patrikliği olarak inşa edilen bu görkemli yapı, zamanın akışı içinde farklı roller üstlendi. Bir dönem atıl kaldı, bir dönem yeniden hayat buldu. Ve 2000 yılından bu yana, Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı bir müze olarak, binlerce yılın izlerini, binlerce kilometreden gelen ziyaretçilere taşıyor.
Yakın zamanda, bu binanın farklı bir amaçla kullanılmasına yönelik talepler gündeme geldi. Elbette herkesin kendi inanç ve kültürel mirasına sahip çıkma hakkı vardır. Ancak Mardin Müzesi artık yalnızca bir binadan ibaret değil. Burası, Mardin’in kalbinde atan bir hafıza. İçinde yerli-yabancı, inançlı-inançsız, genç-yaşlı herkesin buluştuğu bir ortak alan… Herkesi kucaklayan bir müze.
Mardin’de Katolik Süryani nüfusu günümüzde azalmış durumda. Patriklik makamı ise yurtdışında bulunuyor. Buna rağmen, bu binanın yeni işlevlerle kullanılması yönünde fikirler var. Fakat şu unutulmamalı: Mardin Müzesi artık yalnızca bir cemaatin değil, bütün Mardin’in, hatta bütün insanlığın ortak mirasıdır.
Bu şehir, yüzyıllardır farklı kültürlerin yan yana, omuz omuza yaşadığı “Mardin Ruhu” ile tanınır. Bu ruh, ortak değerlerimize hep birlikte sahip çıktığımız sürece varlığını sürdürecektir.
Mardin Müzesi, binlerce öğrencinin ilk kez arkeolojiyle tanıştığı, turistlerin hayran kaldığı, bilim insanlarının araştırma yaptığı bir yer. Eğer bu kapı kapanırsa, sadece bir bina değil, Mardin’in hafızasının bir parçası da kapanmış olur.
Ben bir Mardinli olarak değil, bir insan olarak söylüyorum:
Bu müze hepimizin evidir. Ve evi ev yapan şey, orada yaşayanların ortak hafızasıdır.
Mardin Müzesi, müze olarak kalmalı.
Çünkü bu, sadece Mardin’in değil, bütün insanlığın hakkıdır.