Mardin’in taşları sadece yüzyılların yükünü değil, insanlığın unuttuğu bir hakikatin izlerini de taşır. Bu taşlar, bir zamanlar hikmetle yoğrulmuştu. Zinciriye’den Kasımiye’ye, Marufiye’den Şehidiye’ye kadar her medrese, birer kelime kervanıydı. İçlerinde yankılanan ses, sadece ders değil; dirilişti, arayıştı, varlığın anlamına uzanan sessiz bir çığlıktı.
Bugün Mardin’e gelenler taşın estetiğini görür: kubbenin zarafetini, mihrapların sadeliğini, sokakların gölgesini… Ama duymadıkları, hissedemedikleri bir şey var: Bu medreselerin suskunluğu. Bu suskunluk, zamanla değil; insanla ilgilidir. Çünkü taşları susturan, insanın içindeki o ilim ateşinin sönüşüdür.
Zinciriye’nin göğe bakan duvarlarında bir vakit yıldızlara uzanırdı kelimeler.
Kasımiye’de akan su, sadece fizik değil, varoluşun sırrıydı.
Marufiye’de susmak bir hikmetti; her susuş bir cümleydi.
Şehidiye’de taşlara sinen mürekkep, hâlâ geceyi aydınlatacak bir iz arar.
Bir zamanlar bu şehirde ilim bir meslek değil, bir yakarıştı. Talebe olmak, kendini sorgulamaktı. Alim olmak, hakikate göğüs germekti. Şimdi ise medreseler “ziyaret alanı” deniyor. Oysa o yapılar, insanı kendine çağıran birer iç yolculuktu.
Bugün ne bir âlim var iz süren,
Ne de bir talebe kelimeyle yürüyen…
Belki de bizler medreselere değil; medreseler bize küs. Çünkü onları yaşatan, taş değil; içimizdeki arayıştı. O arayış sustuğunda, taş da konuşmaz olur.
Ama umut, her suskunlukta bir yankı gibi bekler.
Ve şimdi…
Suskun taşlar konuşmaz, ama duyar,
Medreseler bekler, bir yürek uyanır da gelir diye.
Ne bir âlim kaldı iz süren,
Ne de bir talebe, kelimeyle yürüyen.
Ama belki bir gün,
Bir çocuk dokunur duvara,
Ve taş, yeniden anlatır dünü…


YORUMLAR