
8 Mart günü dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi ülkemizde de çeşitli etkinliklerle “Dünya Kadınlar Günü” olarak kutlanır. Bu etkinliklerin bir kısmı amacını aşsa da asıl vurgu kadının karşılaştığı eşitsizlik ve haksızlıklardır. Doğrusu, toplumda çok önemli bir yere sahip olan kadının önemini vurgulamak için, yılın sadece “bir” gününü tahsis etmenin yeterli olmadığı bilinen bir husustur. Ancak, “tamamı elde edilmeyen, büsbütün de bırakılmaz” kuralı gereğince “en azından bir gün” bile olsa bu noktaya dikkat çekmenin ciddi bir iş olduğunu ifade etmek istiyorum.
Bu tür etkinlikler, zaman zaman beni hayalen İslam öncesi döneme götürerek İslam’ın kadına verdiği değeri ve kazandırdığı statüyü tekrar düşünmeye sevk eder.
Bilindiği gibi, İslam öncesi döneme –cehalet ve bilgisizliğin egemen olması nedeniyle- “cahiliye dönemi” denilmektedir. Bu dönemde çeşitli medeniyetlerce kadının insan olup olmadığı tartışılıyor, ruhunun bulunup bulunmadığı gündeme getiriliyor, tamamen erkeğe tabi olduğu ve sürekli vesayet altında bulunduğu, hatta mirastan hisse alması bir yana, kendisinin bile miras malı olarak değerlendirilmesi öngörülüyordu… Yine söz konusu dönemde, kızlar horlanıyor, bir eşya gibi görülüyor ve çeşitli zulüm ve haksızlıklara maruz bırakılıyordu. Kur’an-ı Kerim’de bu husus şöyle tasvir edilmektedir: “Onlardan biri kız ile müjdelendiği zaman, pek öfkeli olarak yüzü simsiyah kesilir. Kendisine verilen müjdenin sevimsizliğinden dolayı kavminden gizlenmek ister. Onu, hakarete katlanarak yanında tutacak mı, yoksa toprağa mı gömecek? diye düşünür durur. Bak ne kötü hüküm veriyorlar!..” (Nahl, 16/58-59).
Evet, onlardan herhangi biri bir kız çocuğu ile müjdelendiği zaman, öfkeden yutkunup duruyor, bu yüzden de yüzü simsiyah kesiliyor ve bu acı müjdeden dolayı halkın içine çıkmaktan da utanıyordu. O, böyle bir haberi o kadar kötü buluyordu ki, kaybolmak, gizlenmek, bir deliğe girip saklanmak istiyor ve iki alternatiften birine katlanmak zorunda olduğuna inanıyor, tereddütler içinde bocalıyor ve bir karar veremiyordu: Ya cemiyet içinde düştüğü horluğa katlanıp o çocuğu hayatta bırakacak veya şerefini temizlemek için (!) o kız çocuğunun vücudunu ortadan kaldıracaktı.
O günü canlandırması bakımından, şu hadise çok dikkat çekicidir: Bir gün bir sahâbî, Hz. Peygamber’in huzuruna gelerek cahiliyeye ait bu canavarlığı şöyle dile getirmişti: “Ey Allah’ın Resulü! Biz cahiliye devrinde kız çocuklarımızı diri diri gömerdik. Benim de bir kız çocuğum vardı. Annesine ‘bunu giydir, dayısına götüreceğim’ dedim. Kadın bunun ne demek olduğunu bilirdi. Ciğerpâresi, evladı biraz sonra bir çukura atılacak ve orada çırpına çırpına can verecekti. Ancak, kadının böyle bir canavarlığın önüne geçme yetkisi yoktu. Yapabileceği tek şey, için için ağlayıp gözyaşı dökmekti. Eşim dediğimi yaptı. Çocuk gerçekten dayısına gideceğini zannediyor ve cıvıl cıvıl koşuşuyordu. Elinden tutup daha önce kazdığım bir çukurun yanına getirdim. Ona çukura bakmasını söyledim. O tam bakayım derken, sırtına bir tekme vurdum ve onu çukura yuvarladım. Fakat her nasılsa, eliyle çukurun ağzına tutundu. Bir taraftan çırpınıyor, diğer taraftan da: ‘Babacığım üzerin tozlandı’ deyip elbisemi silmeye çalışıyordu. Buna rağmen bir tekme daha vurdum ve onu diri diri toprağa gömdüm.” Adam bunu anlatırken Allah Resûlü ve yanındakiler hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Orada oturanlardan birisi: “Be adam, Resûlullah’ı, hüzün içinde bıraktın!” deyince, Efendimiz, adama: “Bir daha anlat” dedi. Adam hâdiseyi bir kere daha anlattı. Hz. Peygamber’in gözlerinden süzülen yaşlar mübarek sakalından aşağıya akıyordu. (Darimi, Mukaddime, 1.) İşte, ilk defa Kur’ân, böyle bir barbarlığa el koyuyor, bu tür canavarlığa karşı çıkıyor ve hangi sebeple ve ne şekilde olursa olsun çocukların öldürülmesini yasaklıyordu.
Evet, kadın cahiliye döneminde böylesine hakir görülüyor, horlanıyor ve utanılası bir şey olarak değerlendiriliyordu. Hatta bu durum, sadece cahiliye Araplarına mahsus da değildi. Roma ve Sâsâni imparatorluklarında da benzer vahşetler yaşanıyordu. Bu itibarla denebilir ki; İslâm’ın, cahiliye Arapları arasındaki kadınlık dünyasıyla ilgili gerçekleştirdiği devrim, aslında tüm dünya kadınlığı adına, insanlık tarihinde eşi benzeri olmayan bir operasyondur.
Ancak şunu da üzülerek ifade etmek gerekir ki kadınlarımızın günümüzdeki durumu ve karşı karşıya kaldıkları olumsuzluklar, neredeyse cahiliye döneminin manzaralarını arz etmektedir. Maruz kaldıkları haksızlıklar ve menfi muameleler bu konuya daha da ehemmiyet atfetmektedir. Günümüz şartlarında hala ağır hizmetlerde ve fıtratlarına uygun olmayan alanlarda istihdam edilmeleri, eğitim ve girişimcilikten yoksun bırakılmaları veya bu alanda faaliyet gösterenlere “farklı” gözle bakılması sadece birkaç örnek olarak zikredilebilir.
İslam’da insan olmaları bakımından, erkekle kadın arasında herhangi bir fark yoktur. Yani, temel hak ve sorumluluklar açısından kadının konumu erkekten farklı değildir. İslam’a göre, bir insan olarak erkeğe tanınan temel insan hakları kadına da tanınmıştır. Buna göre hayat hakkı, mülkiyet ve tasarruf hakkı, kanun önünde eşitlik ve adaletle muamele görme hakkı, mesken dokunulmazlığı, şeref ve onurun korunması, inanç ve düşünce hürriyeti, evlenme ve aile kurma hakkı, özel hayatının gizliliği ve dokunulmazlığı, geçim teminatı gibi temel haklar bakımından kadınla erkek arasında fark yoktur.
Ayrıca, kadın, yaratılış itibariyle erkeğe göre ikinci derecede bir değere sahip olan bir varlık da değildir. Kur’ân-ı Kerim’de, farklı fizyolojik ve psikolojik yapıya sahip olan kadın ve erkekten biri diğerinden daha üstün veya ikisi birbirine eşit tutulmak yerine, birbirinin tamamlayıcısı kabul edilmiştir. Asla, ikinci sınıf varlık değildir. ‘Onlar sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz.'(Bakara, 2/187) şeklindeki Kur’ânî ifadeler, erkek ve kadının insan olarak birbirlerine olan ihtiyaçlarına açık bir şekilde dikkat çekmektedir.
Hz. Peygamberin; kadınlardan ayrıca biat alması ve bu hâdisenin Kur’an-ı Kerim’de açıkça yer alması, (Mümtehine, 60/13) İslam’a göre kadın iradesinin bağımsızlığını göstermektedir. Hz. peygamber Medine’de kelimenin tam manasıyla kadın dostu bir kent inşa etmişti. Ensar ve Muhacir kadınları orada huzur içinde yaşarken Medine dışındaki kadınlar için de Medine her zaman bir cazibe merkezi olmuştur. İster Müslüman olsun ister gayr-ı müslim, kadınlar kocalarına öfkelendiğinde onları terk edip Medine’ye gitmekle tehdit edebilmişler, bazıları da gerçekten hicret etmiştir.
İslam’ın ilk yıllarında kadının her zaman hayatın içinde olduğu bilinmektedir. Kadınlar camiye gelirler, Peygamberimizin huzurunda oturur; belki bugün bile kadınların sormaya cesaret edemeyecekleri kendi özel durumlarıyla ilgili konuları hiç çekinmeden sorarlardı. Camide ibadetlerini yaparlar, Peygamberimizin konuşmalarını dinlerlerdi.
Bu uygulama daha sonraki dönemlerde de devam etmiştir. Nitekim, Hz. Ömer bir hutbesinde kadınlara verilen mehrin yüksek oranlarda tutulduğunu, bunun miktarının azaltılması gerektiğini söylediğinde, mescitte bulunan kadınlardan birinin ayağa kalkıp; ‘Allah’ın bize vermiş olduğu hakkı sen bizden alamazsın. Çünkü bu, Kur’an’da bulunan bir hükümdür’ diye itiraz ettiği, Hz. Ömer’in de bu itiraz karşısında ‘Allah’a şükürler olsun, benim halkımın arasında yanlışımı düzeltecek böyle kadınlar var’ dediği tarihi kaynaklarda kayıtlıdır. Diğer taraftan yine Hz. Ömer döneminde ‘Hisbe’ denilen görevin, yani pazarlardaki düzen ve ahengi kontrol işlerinin bugünkü anlamda bir nevi ‘zabıta’ görevinin kadına da verildiği tarihî bir vakıadır. Yine Hz. Peygamberin eşi Ümmü Seleme annemizin, Peygamberimize “Ya Resûlallah, hicret konusunda neden hep erkek kalıpları kullanılıyor, kadınlar zikredilmiyor?” sorusu üzerine Yüce Allah vahiy indirmiştir: “Şüphesiz ben, erkek veya kadın sizden birinin amelini asla zayi etmem. Zaten siz birbirinizdensiniz.” (Âl-i İmran 3/195)
Kur’an’da nisa/kadınlar isimli bir surenin varlığı, cennetin bir kadın olarak anaların ayaklarının altına serilmesi; hatta kadın olmanın peygamber olmaya engel görülmemesi, bir diğer ifadeyle Eşarilerin, peygamberliğin şartları arasında erkek olmayı saymamaları, ilk Müslüman ve ilk şehidin bir kadın olması, bir kadının duası üzerine Yüce Allah’ın vahiy indirmesi (Mücadele 58/1) İslam’ın kadına verdiği değeri vurgulayan önemli kanıtlardandır. Kadın toplumun temel yapıcı unsurudur. Toplumun inşası kadın ile başlar. Bir toplumun gelişmişlik düzeyi o toplumun kadınlarına verilen değerlerle ölçülür.
- Kadın annedir; saygının en kutsalını ve en yücesini hak etmekte ve bunu ilahi bir emir olarak elde etmiş bulunmaktadır. Onu üzmek, ona “öf” bile demek Allah’ın buyruğuna karşı gelmek anlamını ifade eder.
- Kadın eştir, evin temel direğidir. Hayatı müşterek sürdüren önemli bir dinamiktir. Fıtratına uygun görevlerini bir emir ve baskı altında değil, doğal bir gereklilik olarak icra etmektedir. “Dâhiliye Nazırı” sıfatıyla yetkilerini kullanmakta, karşılıklı saygı ve sevgi içerisinde evini saadethaneye dönüştürmektedir.
- Kadın abladır. Şefkatini gördüğümüz ve sıcaklığını sürekli hissettiğimiz bu âlicenap meleğin gönlünü kırmak, ona karşı saygı sınırını zorlamak ve edep kaidelerini alt üst etmek son derece yanlıştır. Onun şefkatini saygı, minnet ve hürmetle karşılamak durumundayız.
- Kadın bizden küçük kız kardeş Şefkatimizi hürmetle algılamakta ve beraberliğimizi sıcak bir alaka ile karşılamaktadır. Sevgimiz, şefkatimiz ve ilgimiz ömür boyu devam etmek zorundadır. Bize ihtiyaçları olmasa bile hal ve hatırlarını sormamız kadirşinaslığın gereğidir.
- Kadın teyze Annemizin kokusunu taşımakta ve sevgisini hatırlatmaktadır. Annemize gösterdiğimiz saygının bir benzerini hak etmekte ve benzer şefkati bizler için harcamaktadır. Cennet, anaların ayağı altında olduğu gibi; teyzenin memnun edilmesi ve hürmet görmesi de aynı ehemmiyettedir.
- Kadın haladır. Babamızın vekilidir ve onun kokusu ve şefkatiyle bizleri kucaklamakta ve sevgisini izhar etmektedir. Bizim de onu minnet ve hürmetle sevmemiz ve ona karşı saygı hislerini taşımamız önemli bir vecibedir.
Sözün özü; kadın toplumun önemli bir direğidir. Nezaketin, ciddiyetin ve şefkatin kahramanıdır. Yılda yalnız bir gün gündeme alınmaları, yaşadıkları sıkıntı ve problemleri gidermeye yeterli değildir. Ancak umulur ki, bu faaliyetler; en azından yaşanan yanlışları izale etme konusunda önemli bir adım olur. Bu etkinlikler, sadece eğitim alanında yaşadıkları olumsuzlukları kısmen de olsa bertaraf etse, yine faydadan hali değildir ve amacına ulaşmış olur.
Günümüzde kadının ikinci sınıf insan olarak değerlendirilmesi, töre adet ve göreneklere kurban edilmesi, geleneklerin din gibi algılanması sonucu kadının zulüm ve haksızlığa uğraması cahiliyeye dönüş arzusundan başka bir şey değildir.
Sonuç olarak şunu vurgulamak gerekir: İslam Dini’ne göre insan insana eşittir. Bu anlayışta kadın-erkek ayırımı kesinlikle söz konusu değildir. İlme muhatap olmaları ve sorumluluklarını yerine getirmeleri bakımından erkek-kadın arasında fark yoktur. Elbette onların fıtratları, yapıları ve fizyonomileri farklıdır. Ancak bunun, bir dezavantaj ya da eksiklik olarak veya negatif ayırımcılık sebebi olarak değerlendirilmemesi gerekir.
Bu duygu ve düşüncelerle bütün kadınların her gününü kutluyor, yılda sadece bir gün hatırlanmalarının yanlışlığını ve yetersizliğini vurguluyor, hakkettikleri yer ve konumda olmaları gerektiğini özellikle ifade ediyorum.