DOLAR45,4098% 0.24
EURO53,5661% 0.56
STERLIN61,9567% 0.59
FRANG58,5102% 0.78
ALTIN6.875,62% 0,87
BITCOIN80.422,441.343
Abdulkadir AdmisTÜM YAZILARI

“İlk Taşı Günahsız Olan Atsın” Yargılamanın Gölgesinde Vicdan Arayışı

Yayınlanma Tarihi : Google News
“İlk Taşı Günahsız Olan Atsın” Yargılamanın Gölgesinde Vicdan Arayışı

İnsan, var olduğu günden bu yana hem hata yapan hem de hatayı yargılayan bir varlık olmuştur. Bu iki durum çoğu zaman birbirine zıt gibi görünse de aslında aynı gerçeğin iki yüzüdür. Çünkü insan, başkasında gördüğü kusuru çoğu zaman kendi içinde taşır. İşte bu yüzden, yüzyıllar öncesinden bugüne ulaşan o güçlü söz hala anlamını korur: “İlk taşı günahsız olan atsın.”

Bu cümle, yalnızca bir öğüt değil. İnsanların kendileriyle yüzleşmesini isteyen evrensel bir çağrıdır. Herkesin hayatında sakladığı hatalar, pişmanlıklar ve eksiklikler vardır. Kimi zaman bunları unutmuş gibi davranır, kimi zaman üzerini örtmeye çalışırız. Ancak başkalarını yargılamaya başladığımızda, aslında kendi eksiklerimizi de görünür kılmış oluruz.

Günümüz dünyasında yargılama, neredeyse refleks haline gelmiş durumda. Özellikle sosyal medya ile birlikte insanlar, tanımadıkları hayatlar hakkında kesin hükümler verebiliyor. Bir fotoğraf, kısa bir video ya da eksik bir bilgi, bir insanın karakteri hakkında hüküm vermek için yeterli görülüyor. Oysa hiçbir hayat tek bir kareye sığmaz. Her insan, görünmeyen mücadeleler, bilinmeyen acılar ve anlatılmayan hikayeler taşır.

Bir insanın hatasını görmek kolaydır. Ama o hataya gelene kadar yaşadıklarını anlamak zordur. İşte bu noktada vicdan devreye girer. Vicdan, sadece doğruyu bilmek değil, doğruyu hissedebilmektir. Eğer bir insan başkasını yargılarken kendi geçmişini hatırlıyorsa, o zaman gerçekten adil davranabilir. Aksi halde verilen her hüküm, eksik ve yüzeysel kalacaktır.

Bu söz aynı zamanda toplumsal bir aynadır. Çünkü bir toplumun olgunluğu, hataya verdiği tepkiyle ölçülür. Eğer bir toplum, hata yapanı dışlıyor, linç ediyor ve yok sayıyorsa, orada korku vardır. Ama eğer hata yapanı anlamaya çalışıyor, ona ikinci bir şans veriyorsa, orada umut vardır. İnsanları hatalarıyla yok etmek yerine, hatalarından ders almalarına fırsat vermek, toplumun en büyük gücüdür.

Peki insan neden bu kadar kolay yargılar? Merhametin yerini ne zaman taşlar aldı?
Yarın: Yargılamanın ardındaki gerçekler…

Dün, insanın başkasını yargılarken aslında kendisiyle yüzleştiğini konuştuk. Bugün ise bu yargının arkasındaki duygulara ve gerçek gücün ne olduğuna bakıyoruz.

Merhamet burada en önemli kavramlardan biridir. Merhamet, zayıflık değildir, aksine büyük bir güçtür. Çünkü merhamet gösterebilmek için önce egoyu susturmak gerekir. Birinin düştüğünü gördüğümüzde ona taş atmak kolaydır. Zor olan, o taşı yere bırakıp el uzatmaktır. Ama işte insanı insan yapan tam da bu seçimdir.

Ayrıca yargılamak, çoğu zaman insanın kendini üstün hissetme ihtiyacından doğar. Bir başkasını eleştirerek kendimizi daha doğru, daha temiz, daha iyi hissederiz. Oysa gerçek olgunluk, başkasının hatası üzerinden kendini yüceltmek değil, o hatadan kendine ders çıkarabilmektir. Başkalarının yanlışları bize ayna olmalı, silah değil.

İnsanın en büyük sınavlarından biri de gücü eline geçirdiğinde ne yaptığıdır. Yargılama gücü de bunlardan biridir. Birinin hatasını görüp onu mahkum etmek, insana geçici bir üstünlük hissi verir. Ancak bu his, çoğu zaman vicdanın sesini bastırır. Oysa gerçek güç, affedebilmekte, görmezden gelmekte değil ama anlayarak yaklaşabilmektedir. Çünkü affetmek, sadece karşıdakini değil, insanın kendi iç dünyasını da özgürleştirir.

Unutmamak gerekir ki, hayat sabit değildir. Bugün güçlü olan yarın zayıf düşebilir, bugün doğru olan yarın yanlış yapabilir. Bu yüzden kesin yargılar kurmak, aslında hayatın doğasına aykırıdır. İnsan, değişebilen ve dönüşebilen bir varlıktır. Ona bu dönüşüm fırsatını tanımak, hem bireysel hem de toplumsal gelişim için şarttır.

Bu yüzden belki de en doğru yaklaşım şudur: Yargılamadan önce anlamaya çalışmak. Çünkü anlamak, insanı yumuşatır. Empati kurmak, mesafeleri azaltır. Birinin yerine kendimizi koyduğumuzda, o kadar kolay taş atamayız. Hatta çoğu zaman elimiz taş yerine destek olmaya gider.

Bir başka gerçek ise şudur: İnsanlar çoğu zaman en çok yaralı oldukları yerden başkalarını incitir. Sert eleştiriler, ağır yargılar ve acımasız sözler, çoğu zaman içsel kırgınlıkların dışa vurumudur. Bu yüzden birinin bize karşı sert tavrı, her zaman onun kötü olduğu anlamına gelmez, belki de en çok yardıma ihtiyacı olan odur. İşte bu bakış açısı değiştiğinde, yargı yerini anlayışa, öfke yerini sükunete bırakır.

Sonuç olarak, “ilk taşı atmak” yerine “ilk anlayan olmak” çok daha kıymetlidir. Çünkü adalet sadece cezalandırmakla değil, anlamakla da ilgilidir. İnsanlık, hatasız olmak değil, hataya karşı gösterilen tavırla ölçülür.

Belki de asıl mesele şudur:
Taşı atanlardan mı olacağız, yoksa düşeni kaldıranlardan mı?