
Bugün koltukta oturuyordum. Sosyal medyada gezinirken karşıma bir video çıktı. İlk bakışta sıradan geldi, kaydırdım. Ancak son anda bir cümle dikkatimi çekti: “Yendiği rakibini sırtladı.”
Bu ifade, basit bir spor anının ötesinde bir anlam taşıyordu. Geri dönüp izlediğim o kısa video, aslında günümüz toplumunun değerler dünyasına dair önemli bir tartışmayı da beraberinde getirdi.
Söz konusu görüntü, bir judo müsabakası sırasında yaşanıyordu. Tatami üzerinde mücadele eden iki küçük kız sporcu, karşılaşmanın ardından farklı duygular içindeydi. Biri kazanmanın sevincini yaşarken, diğeri kaybetmenin hüznüyle baş başaydı. Ancak bu sahneyi sıradanlıktan çıkaran unsur, kazanan sporcunun davranışı oldu. Küçük kız, rakibinin üzüntüsünü fark ederek onu sırtına aldı. Bu hareket, yalnızca sportif bir refleks değil, aynı zamanda güçlü bir insani duruşun ifadesiydi. O an, kaybedenin yüzündeki o derin hüzün saniyeler içinde değişiyor, yenilmiş bir çocuğun ifadesi, sanki zafer kazanmış gibi aydınlanan bir mutluluğa dönüşüyordu.
Belki de bu görüntüyü bu kadar etkileyici kılan şey, içinde hiçbir yapaylık barındırmamasıydı. Ne bir gösteriş vardı ne de alkış bekleyen bir tavır. Tamamen içten, tamamen saf bir davranış. İşte tam da bu yüzden, birkaç saniyelik bir video olmasına rağmen insanın zihninde uzun süre yer ediyor. Çünkü bu sahnede aslında hepimizin özünde taşıdığı ama zamanla unuttuğu bir duygu vardı merhamet.
Bugün modern dünyada başarı kavramı çoğunlukla sonuçlarla ölçülüyor. Birinci olmak, kazanmak, daha fazlasını elde etmek. Hayat adeta sürekli bir yarışa dönüştürülmüş durumda. Bu yarışta geri kalmamak adına insanlar bazen birbirlerini görmezden gelebiliyor, hatta bir başkasının kaybını kendi kazancının bir parçası olarak görebiliyor. Oysa bu bakış açısı, insanı insan yapan en temel değerleri yavaş yavaş aşındırıyor.
O küçük kızın yaptığı hareket, bize başarı kavramını yeniden sorgulatıyor. Gerçekten kazanmak nedir? Sadece rakibini yenmek mi, yoksa rakibini de gözetebilmek mi? Bir başkasının düştüğü yerde yürümeye devam etmek mi, yoksa onu kaldıracak cesareti gösterebilmek mi?
Empati dediğimiz kavram, tam da bu noktada anlam kazanıyor. Empati, sadece bir başkasının ne hissettiğini anlamak değildir. Empati, o duyguyu hissedip harekete geçebilmektir. O küçük kız, rakibinin gözlerindeki hayal kırıklığını görüp yoluna devam edebilirdi. Ama o, durmayı ve paylaşmayı seçti. İşte bu seçim, onu sadece bir kazanan değil, aynı zamanda gerçek anlamda bir “insan” yaptı.
Bu olay aynı zamanda sportmenlik kavramını da yeniden düşünmemiz gerektiğini ortaya koyuyor. Sportmenlik, yalnızca kurallar çerçevesinde mücadele etmek değildir. Sportmenlik, rakibine saygı duymak, onun emeğini görmek ve onun duygularını da önemsemektir. Bugün belki de en çok eksikliğini hissettiğimiz şey, tam olarak bu anlayıştır.
Daha da düşündürücü olan ise bu davranışın bir çocuk tarafından sergilenmiş olmasıdır. Çocuklar, henüz hayatın sert rekabet ortamıyla şekillenmeden önce, içlerinden geldiği gibi davranırlar. Onlar için kazanmak kadar paylaşmak da doğaldır. Belki de bu yüzden, bu tür davranışları en saf haliyle onlarda görürüz. Bu durum bize şunu hatırlatır, İnsanlık aslında sonradan öğrenilen bir şey değil, zamanla unutulan bir değerdir.
Toplum olarak geldiğimiz noktada, belki de en büyük ihtiyacımız yeniden hatırlamaktır. Başarının sadece sonuçtan ibaret olmadığını, insan kalabilmenin en az kazanmak kadar değerli olduğunu yeniden anlamaktır. Çünkü sadece kazananların olduğu bir dünya, bir süre sonra yalnızlaşır. Ama birbirini anlayan, destek olan insanların olduğu bir toplum ayakta kalır.
O kısa video, aslında uzun bir ders verdi hepimize.
Bir yarışın sonucundan çok, bir kalbin nasıl davrandığını gösterdi.
Çünkü herkes kazanabilir.
Ama herkes kazandığında insan kalamaz.
Ve belki de hayattaki en büyük zafer, bir başkasının yükünü paylaşabildiğimiz, onun acısını hafifletebildiğimiz o anlarda kazanılır.