
Ülkede bazen saflar o kadar keskinleşir ki bütün renkler ortadan kalkar sanki. Sadece siyah ve zıttı beyazdan başka renk seçilemez, hatta kabul edilemez olur. Yine öyle bir zaman dilimindeyiz. Seni kendince bir yere yakıştıran herkes kendi safına doğru çekmek için gel gel edip duruyor.
Her ortam, her konu, her sohbet birilerine ve sana illaki “Bulunduğun yerden ayrıl, bizim safımıza gel.” davetine(!) dönüyor finalde. Bu davete muhatap olan başkaları ne cevap verir bilmiyorum. Ama ben kendi adıma uzun uzun cevabımı vereyim istiyorum.
Bir kere namaz kılan, helal harama dikkat etmeye çalışan herkes sizin düşündüğünüz yerde durmuyor olabilir, o sandığınız yerde konumlanmamış olabilir. Ben şahsen öyleyim. Ülkedeki siyasal sistemin belirleyici kodları benim hayata bakışımla, hayata yüklediğim anlamla çok örtüşmediği için siyasete ve partilere olağanüstü anlamlar yüklemedim hiçbir zaman. Bu nedenle hiçbir siyasi oluşumda kendimi bulduğumu, “İşte budur!” düşüncesine kapıldığımı söyleyemem. Ama yine de “gel gel” lerden nasibimi alıyorum. Onlar yakıştırmış ya bir kere beni bir yere ya da başkalarını, illaki çağıracaklar.
Hadi diyelim ben de sizin sandığınız safta duruyor olayım. “Siz beni neye çağırıyorsunuz? Ben nereye geleyim kardeşim.” Öyle deyince başlıyorlar saymaya: orada yolsuzluk var, hırsızlık var, baskı var, yasaklar var, sertlik var, kabalık var, kirlenme var diye uzun uzun sıralıyorlar. Her kötülüğü, her olumsuzluğu “oraya” bağlama çabasıyla bütün kusurlar siyasi bir iktidarın boynuna bırakıveriliyor.
Her dersin on beş dakikasını öğretmenler odasında sohbet-muhabbetle yiyen öğretmen arkadaşım, gece yarılarına kadar bitcoin piyasasında sörf yaptığı için mesleği kendisine çok ağır gelen ve hakkıyla öğretmenlik yapamayan arkadaşım, hastalarının yüzüne bakmadan muayene edip ilaç yazan arkadaşım, insanları nasıl kazıkladığını gururla anlatan emlakçı tanıdığım, herkese hakaret ederek, küfrederek, beddua ederek konuşan arkadaşlarım da… hepsi o gel gel korosunun içinde “oradaki” hırsızlıktan, yolsuzluktan, kabalık ve hakaretten hunharca söz edip duruyorlar.
Aynı soruyu tekrar tekrar soruyorsun. Nereye, neden geleyim? Cevap yok, daha doğrusu yine orayı anlatıyorlar. Ben çağrıldığım yer hakkında bilgi istiyorum, onlar ısrarla olduğumu düşündükleri yeri kötülüyorlar. Bir fark ortaya koyamıyorlar çünkü, yeni bir şey söyleyemiyorlar. Çünkü toplum olarak hepimiz ezberler ve yönlendirmeler üzerinde konuşup hareket ediyoruz.
Ama ben nereye çağrıldığımı biliyorum aslında. Normal şartlarda birbirleriyle çalışma imkânı olmayan, sayıları muhtelif rivayetlere göre sürekli değişen oluşumların ne pahasına olursa olsun bir adamı gönderme cephesine… Tek sorunumuz, her kötü şeyin müsebbibi olan o adam giderse her şey düzelecek! O adamdan önceki müreffeh, kuşlar kadar özgür olduğumuz, hepimizin saraylarda yaşadığı, her tarafımızdan bilim aktığı, üniversitelerimizin dünyanın en iyi ilk onuna girdiği, mahkemelerimizin adaleti sağlamada destanlar yazdığı, herkesin Avrupa’ya tatile gittiği musmutlu günlere geri döneceğiz!
Tamam “orası” ile ilgili yaptığınız eleştiriler tamamen yanlış, haksız değil. Hadi eleştirilerinizin hepsinin doğru olduğunu kabul edelim. Sizin çağırdığınız yerde, sizin saflarınızda ne var? Yeni olan, daha iyi olan, daha güzel olan, deva olacak olan, “demokrasiyi”, özgürlüğü, adaleti, ekonomiyi uçuracak olan ne var heybelerinizde? Ülkede bir türlü uzlaşılamayan, çözümlenemeyen tüm kronik sorunların ortaya çıkışında ya da derinleşmesinde imzası olan siyasi bir anlayışın liderliği var çağırdığınız yerde. Ülkedeki herkese ulusalcılığın gereği olarak tek bir ırka mensup olma zorunluluğunu getiren ve sonuç olarak yüz yıldır çatışma konusu olan Kürt sorunun derinleşmesini, Dersim’de ilk kadın pilotumuzun yağdırdığı bombalarla kendi halkını katlettiği övünç kaynağımız(!) zulüm icraatıyla Alevilik, mezhepçilik sorununu onulmaz bir yara kılan, ilk andan beri halkın dini duygularını düşman belleyip her türlü mezalimle bunun üstüne hücum eden ve dindar-laik çatışması üreten bir anlayışın liderliğinde yürüyorsunuz. Ağzına geleni söylemeyi özgürlük, farklılıkları küçümseyerek ötekileştirmeyi fikri tartışma, millete küfretmeyi fikir beyanı ya da gazetecilik kabul ettiği halde sürekli karşı tarafın sertliğinden, kabalığından, ayrıştırıcı dilinden, saygısızlığından dem vuran garip bir anlayışın liderliği… Çağdaşlığın en büyük nişanesi olarak rakı içmeyi başa koyan ve ondan başkaca bir özelliği olmayan bir anlayış. Kadının anne kimliğine savaş açmış ve lgbt’yi güçlendirme garantisi veren bir anlayış…
Ve diğerleri… Faili meçhul yıllarının esrarengiz bakanı, 28 Şubatçıların emrine amade olmuş bir isim. En büyük vaadi çoktan tedavülden kalmış olması gereken bilgilerle dolu bir kitabı ilkokuldan itibaren zorunlu hale getirmek olan bir isim. Bir diğeri, kendisi evli olduğu halde misafir olduğu evdeki evli kadına tecavüz eden milletvekilleri için tek bir söz söylemeyen ama sabah-akşam kadın haklarını dillerinden düşürmeyen, düşmanına öykünmüş ve onun yaptığının aynısını taklit eden bir hareket. Aslında uzun uzun anlatılacak o kadar çok konu var ki… Ama kısa kesmek lazım. Kısaca çağırdığınız yerde eleştirdiğiniz her şey birkaç misliyle var.
Hepsini geçtim. Yirmi yıllık yıpranmışlığın, yorgunluğun ve kirlenmenin karşısında kurtarıcı olarak bula bula diktiğiniz, sözleri kendini bile bağlamayan bir figür var. Uyuşturucu baronlarından 300 milyar dolar temiz para bulacak olan, 10 milyon muhtara birer özel kalem müdürü vererek işsizlik sorununu çözecek olan (küçük bir sorun, o kadar muhtar yok ülkede), yardımcılarının boş olduklarını sabah akşam anlattıkları hazineden her aileye birer altın dağıtarak muazzam aile destek politikası vizyonunu ortaya koydukları dede figürü… sadece bunlar bile aslında ne kadar acınası bir durumda olduğumuzu ortaya koymak için yeterli bence. Bu durumu yaşamak bile ne kadar kalitesini kaybetmiş, üretemeyen bir toplum olduğumuzun ispatı değil midir? Ve bundan daha acı daha utanılacak başka bir şey var mıdır?
Ben bir yerde değilim. Olduğumu sandığınız yeri de sizden çok eleştiriyorum. Sizin gibi küfrederek, hakaret ederek, ezberlerimi kusarak, her duyduğum kara propagandayı delil gibi öne sürerek değil… O yüzden lütfen bana bulaşmayın. Ben “orada” değilim ama sizin çağırdığınız yere de asla gelemem. Kendimi bu kadar inkâr edemem; tarihimle, benliğimle bu kadar çelişemem. Siz istediğiniz kadar saflarınızı olduğunuz yerde sıkılaştırıp her şeyi birbirine karıştırmaya devam edebilirsiniz. Ama ben yokum.
Son söz olarak naçizane fikrim; biz neysek siyasetimiz de eğitimimiz de adaletimiz de ahlakımız da odur.
Yani belki sorun sadece yönetenlerde değildir…