DOLAR45,4098% 0.24
EURO53,5661% 0.56
STERLIN61,9567% 0.59
FRANG58,5102% 0.78
ALTIN6.875,62% 0,87
BITCOIN80.428,011.171
Mehmet Sait ÇakarTÜM YAZILARI

Mardin Artuklu Üniversitesi Medresesi – 1

Yayınlanma Tarihi : Google News

BAŞLIK sizi rahatsız mı etti? O zaman başlığı değiştirelim. Mardin Artuklu Medresesi Üniversitesi. Bak ne güzel oldu. Altı üstü medrese ile üniversite kelimelerinin yerini değiştirdim ve sanırım daha rahatsız edici bir başlık, ama olsun.

Evet içinizden geçeni duyuyorum, aynen Ali Şeriati’nin dediği gibi ben bu yazıyı zaten sizi rahatsız etmek için yazıyorum. Biraz uzun bir yazı olacak, çünkü zaten uzun bir süredir kanaatimce bu tahtelade başarısız ve bana göre az değerli Mardin Artuklu Üniversitemiz hakkında yazmadım. Aslında gerek de duymadıydım. Eleştirmenin ve eleştiri kültürünün okulun gelişmesine müspet bir fayda sağlamadığı için bilmem her nev’i sıralamada sonunculuğa oynayan bir üniversiteden rahatsız olmadığımı farkettim. Her önünden geçtiğimde artık ilgimi çekmediğini fark ettim. Diyarbakır’a gidince solumdaki üniversite kampüsüne bakacağıma sağımdaki kıraç, ağaçsız ve verimsiz arazilere bakmayı tercih ediyorum. Çünkü biliyorum ki o kıraç ve ağaçsız araziler şehrimin üniversitesinden çok daha verimli.

Her neyse, Mardin Artuklu Üniversitesinin başarısızlığının beni artık rahatsız etmediğini görünce daha bir mutlu oldum. Yok uluslararası üniversiteler sıralaması, yok ilk 500 üniversiteler sıralaması, yok üretilen eser, kitap, tez konularındaki başvuru sayısı bunların hiç biriyle ilgilenmeyince üzülmediğimi ve daha da rahatladığımı fark ettim. Arada bir “hocam, gördün mü sıralamayı?” diye yazılan mesajlara “amaaan, boşver, üzerinde düşünmeye değmez” derdim. İşe de yarıyordu. Aynen Bob Marley’in demediği gibi “no education, no stres”. Çünkü conilerin dediği gibi cause the life is so simple you do not need to use your brain, yani kısacası yorma kafanı, değmez bu hayata, sen mi kurtaracaksın bu dünyayı…

Ta ki bütün hacı-hocaları konferans salonunda görünceye kadar. O zaman aklıma 11 Ocak 1997 tarihinde, dönemin başbakanı merhum Necmettin Erbakan, tarikat tartışmalarının yoğunlaştığı bir sırada, Başbakanlık Konutunda 51 tarikat ve cemaat liderine iftar yemeği verdi. Ben o günleri iyi hatırlıyorum. O anda “wah, wah” dedim, haklı da çıktım. Çünkü akabinde bir arkadaş benden durum hakkında fikrimi istedi, ben de “hiç fikrim yok” dedim. Çünkü ben aslında fikirsiz biriyim. Bir çok alanda bilgiliyim ama ne yazık ki bir fikir oluşmadı bende. “Bir fikrim bile yok, anlıyor musun?” diyerek Kemal Burkay’ın şiirine selam olsun. Her neyse arkadaş bunun üzerine parasıyla yazar mısın dedi? Tabi ki dedim. Nihayetinde ben profesyonelim. Benim için yaptığım işin parasını kimin verdiği değil, ne kadar verdiği önemlidir. Yanı benim için paranın miktarı paranın kaynağından daha önemli”, kısacası “ver parayı, al yazıyı” dedim. Bu yüzden değerli okuyucular ve bundan rahatsız olacak okuyucular, bu parası peşin ödenmiş bir yazıdır. Bu yüzden rahatlıkla rahatsız ola ola okuyabilirsiniz.

Değerli okuyucular, konu o kadar vahim ki neresinden başlayacağıma karar vermekte zorlanıyorum. Üniversite, akademisyenler ve öğrenciler olmak üzere üç başlıkta konuyu ele alacağım.

Çünkü öğrenci neyse üniversite de o olacak. Öğrenciler başarılıysa, bu öğrenciler başarılı akademisyen olurlar. Bu başarılı öğrenciler başarılı üniversite yöneticisi olurlar. Bu süreci ister aşağıdan yukarıya irdeleyin, isterseniz de yukarıdan aşağıya irdeleyin. Hepsinin temel anahtarı başarıdır ve başarının tanımı da bu yazının konusu değildir.

İşte bu yüzden öğrencilerin başarısı sürecin mihengidir. Ailesi ve çevresinden iyi eğitim almış ve iyi bir öğrenim görmüş bir öğrenci üniversitelerin başarısında önemli bir yere sahip ve bu da toplumsal kurutuluşun ilk taşıdır.

Değerli okuyucular çok felsefi veya sosyolojik analizlerde bulunmak istemiyorum çünkü haber-yorum okuyucusu basite indirgenmiş, soyut analizlerden çok somut olayları görmek istediği için üniversitemizdeki öğrenci başarısızlığına dair birkaç örnek vereyim. Ben bildiğiniz gibi paramı yazarak, çizmeyerek ve çeviri yaparak kazanıyorum. Bilhassa da gelirimin büyük bir kısmı anonim yazarlıktan gelir. Bu pandemi süresinde işim gücüm edebiyat, tarih, felsefe, ilahiyat ve en çok da Arrapça (çift “r” ile yazılınca kulağa daha hoş geliyor) ilahiyat bölümlerinin ödevlerini ve tezlerini yazdım. Ya mübarekler siz nasıl bu kadar bilgisiz öğrenci yetiştirebildiniz şaşıyorum. Arapça İlahiyat 4.sınıf öğrencisi Arapça metin okuyamıyor. Edebiyat 4. Sınıf öğrencisi 19.asır matbu bir Osmanlı Türkçesi kitabını okuyamıyor. Gerçi sağ olun öğrencilerinizin başarısızlığı benim ekmek kapım, ama yine de bir noktadan sonra e bu kadarı da olmaz diyorum. Sonra bunlar devlet hakkımızı yedi, bizi öğretmen yapmadı diyerek kafa ütülecekler. Şimdi liselerdeki Arapça ve Osmanlı Türkçesi derslerinin niçin verimsiz, işe yaramayan ve hatta boş bir istihdam olduğunu anlıyorum. Öğretmen Arapça öğrenmemiş ki öğrencilere Arapça öğretebilsinler. Her türlü iddiaya girerim ki bu Arapça ve Osmanlı Türkçesi öğretmenlerinin kahir ekseriyeti ösym’nin dil sınavından başarısız olurlar.

Velhasıl bu ve benzer birçok başarısızlığı üst üste koyunca akademi-medrese buluşmaları beni şaşırtmadı. Önce davetlilere baktım. Alanında uzman birkaçı dışında diğerleri kanaatimce boş değil bomboş. İsimlerine bakıyorum böyle koca koca harfler Prof. kısaltmalarını görünce bunun altında kalmayan medrese hocaları da “Seyyid” ünvanını kullandığını görüyorum. Haydi bunlar Atatürk’ün ilke ve inkılaplarında bihaberler, ya bu davetiyeleri ve program akışını hazırlayanlar soyadı kanunu ile tekke ve zaviyelerin kapatıldığından da mı habersiz. “bilmem ne medresesi hocası Seyyid Bilmem Ne” hoca efendi. Seyyidlik diye bir şey mi var? Anayasada, Soyadı kanununda ve bunlar seyyid oldukları ne malum. Yani seyyidlik iyi bir şey mi ki koca harflerle isimlerinin önüne yazıyorsunuz. Biri seyyid olunca dokunulmaz mı oluyor? Önünde eğilmek mi gerekiyor? Elini öpmek mi gerekiyor? Siz bunları yapabilirsiniz ama ben değil. Çünkü bana göre ebu Cehil’in, Muviye’nin, yok Halit b. Velit’in soyu Muhammed b. Abdullah’ın soyundan daha az değerli değil. Çünkü değer kanla taşınan bir şey değil.

Haydi bunları çağırdınız. İyi güzel de bir de bunlara istiklal marşı okuttunuz ya, afferin. O fistanlı, koca göbekli, kafasında puşili – muşili adam istiklal marşı için ayağa kalkınca şekilden şekle girmişti. Kendisini kurtaran O Şanlı Orduya yazılan marşı Allah bilir ezbere bile bilmediğinden sanki eziyet görüyordu. Atatürk Türkiye’sinde İstiklâl Marşını okumaktan acizlerden nasıl bir bilimsel fayda sağlanacaktı. İşte tam bu yüzden ben çalıştaya karşıyım. Sütü yoğurda çevirebilen küçük bir maya kadar bilime katkısı olmayan bu bilim düşmanlarının bir bilim merkezinde olmalarının nedenini anlamaya çalışıyorum.

Her şey bir yana o çalıştaya ne kadar öğrenci katıldı? Ben baktım davetlilerin sayısı dinlemeye gelen öğrencilerin sayısından daha fazlaydı. Davetlilerin arasında kaç “hanım şeyh” vardı, kaç kadın öğrenci katıldı? Ben yazayım bir elin parmaklarını geçmiyordu. Öyleyse bu çalıştay kime yapıldı, öğrencilere nasıl bir katkıda bulundu? Üniversite bunlardan ne öğrendi? Hangi bilimsel konuyu irdelediler? İşte Bunu merak ediyorum.