
Türkiye’nin özellikle doğu ve güneydoğu bölgelerinde barış, huzur ve adaletin kalıcı olarak tesis edilmesi, “Terörsüz Türkiye” hedefinin gerçekleşmesi için hayati önem taşıyor. Bu büyük ve hassas meseleyi, bölgenin dinamiklerini en iyi bilen, akademik birikimi ve yöneticilik deneyimiyle saygın bir isim olan Prof. Dr. Yılmaz Demirhan ile kapsamlı bir sohbet gerçekleştirmek üzere bir araya geldik.
Artuklu Üniversitesi Rektör Yardımcısı ve İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dekanı olarak, siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler alanındaki uzmanlığıyla Prof. Dr. Demirhan, Mardin gibi çokkültürlü bir şehirde yaşanan sosyal dinamikleri, toplumsal barış ve medeniyet bilinci temelinde nasıl anlamlandırdığını, gençlere ve geleceğe nasıl umutla baktığını bizlerle paylaştı.
Bu değerli röportajda, bölgenin tarihsel zenginliğinden hareketle, toplumsal birlik ve beraberlik için atılması gereken adımlar, akademinin ve siyasetin üstleneceği roller kapsamlı biçimde ele alındı.

Sayın hocam, uzun yıllardır akademide yer alan ve aynı zamanda Mardin gibi çokkültürlü bir şehirde görev yapan bir yönetici olarak, bu coğrafyayla kurduğunuz kişisel ve akademik bağı nasıl tarif edersiniz?
Güzel bir soru; bu coğrafyayla bağımızı nasıl kurarız?
Benim için bu bağ öncelikle duygusaldır. Akademide yıllardır farklı şehirlerde, çeşitli üniversitelerde çalıştım. Sanırım burası öğrencilikten beri çalıştığım altıncı üniversite, belki daha fazlası da olabilir. Tüm bu deneyim ve akademik birikimi, zamanla duygusal bağımızla birlikte bölgemizin, insanımızın hizmetine sunmak istedik. Bu nedenle buraya, yani bu tarafa gelmek istedik.
Esas olarak Batı’da, Ankara’da çalışıyordum. Sonra Niğde Üniversitesi’nde zorunlu hizmetim başladı. Bu hizmetimi önce Diyarbakır’da, kısa bir süre Batman’da, ardından da Mardin’de yerine getirdim.
Biz bu bölgenin insanı olarak burada yaşanan yoklukları, yoksullukları akademisyen, öğretmen ve diğer kamu hizmetleri açısından çok iyi biliyoruz. Bu durumu farklı açılardan değerlendiriyoruz çünkü çocuklarımızın, kardeşlerimizin, bizden sonraki nesillerin bu zorlukları yaşamamasını istiyoruz. Belki biraz da Batı’daki konforumuzdan fedakarlık yaparak buraya geldik diyebilirim.
Elimizden geldiği kadar şehirlerimize katkı sağlamaya, üniversitemizde ve diğer üniversitelerde görev alarak, imkân buldukça farklı yollarla destek olmaya çalışıyoruz. Bağımızı, gönül bağımızı böyle sürdürüyoruz
Mardin, dediğiniz gibi; çok dilli, çok kültürlü ve çok dinli bir şehir. Üniversitemizin kampüsü de buna paralel bir yapıya sahip. Bu nedenle Mardin gibi bir yerde çalışmak, halkımıza ve öğrencilerimize hizmet etmek beni gerçekten motive ediyor ve mutlu ediyor.
Mardin, Süryani’siyle, Arab’ıyla, Kürt’üyle, Türk’üyle iç içe yaşayan çok renkli bir şehir. Sizce bu kadim topraklar, farklılıkların birlikte yaşama kültürü açısından Türkiye için bir model veya pilot bölge olabilir mi?
Elbette, bu mümkün. Aslında sadece Mardin değil; medeniyetimiz, kültürümüz, inancımız—İslam düşüncesi—İslam’ın egemen olduğu şehirlerin tamamında bu hoşgörü iklimini görebiliyoruz. Yani yalnızca Mardin’de değil.
İslam bir hoşgörü dini olduğu için, tarih boyunca egemen olduğu her yerde, içinde yaşadığı uyruklara, tebalara ve azınlıklara karşı bu hoşgörüyü göstermiştir. Bu anlayışı Mekke’de de, Kudüs’te de, Diyarbakır’da da, İstanbul’da da sergilemiştir. Daha pek çok örnek verebiliriz.
Ancak modern dönemde bazı fikirler, arızalar ve hastalıklar ne yazık ki bu hoşgörü iklimini bazı şehirlerde bozmuştur. Milliyetçi akımlar ve bazı iç çatışmalar bu durumu derinden etkilemiştir.
Mardin, özgün insanları tarafından kurulmuş olması nedeniyle önemlidir. İngilizcede “unique” yani biricik olarak tanımlanabilir. Mardin ve benzeri birkaç şehrimiz böyle özel şehirlerdir.
Elbette burada insanların huzur, barış ve kardeşlik içinde yaşaması, birbirlerinin yaşam tarzlarına saygı göstermesi Türkiye için bir model teşkil edebilir. Türkiye zaten bu anlamda bir model olarak değerlendirilebilir.
Mardin ise bu modelin içinde ayrı ve özel bir örnektir. Bu tür modelleri çoğaltmamız gerektiğine inanıyorum.

Yüzyıllar boyunca bir arada yaşayan halklar ve inançlar, bu coğrafyada eşsiz bir kardeşlik mirası bırakmıştır. Sizce bu sosyal barış mirasını bugün yeniden canlandırmak için hangi adımlar öncelikli olmalıdır?
Kültürel kodlarımıza geri dönmemiz gerekiyor. Sürekli medeniyetlerden bahsediyoruz; Batı medeniyeti, Doğu medeniyeti, İslam medeniyeti gibi farklı medeniyetlerden söz ediyoruz. Eğer kültürel kodlarımıza dönebilirsek — dediğim gibi — İslam şehirlerinin tamamında var olan o hoşgörü iklimini yeniden tesis edebiliriz. Bu sadece Mardin için değil, başka bölgelerimiz için de geçerlidir.
Asıl hedefimiz yalnızca Mardin ya da ülkemiz değil; bölgemiz, hatta dünya olmalıdır. Büyük bir idealle hareket etmemiz gerekir. Sahip olduğumuz hoşgörü iklimini, yani medeniyetimizin temel değerlerini yeniden inşa etmeli ve yeniden tesis etmeliyiz.
Eğer Batı’dan alabileceğimiz değerler varsa, onlara da kapımızı kapatmamalıyız. Teknolojilerini almalıyız, geliştirmeliyiz. Aynı zamanda, kendimize ait olan değerleri ve işleri de yeniden sahiplenmeliyiz.
Bir teknoloji alıyorsak ya da başka bir şey öğreniyorsak, karşı tarafın insani değerlerini de göstermek zorundayız. Bize ait olanı her alanda yeniden inşa edebilirsek, sadece Mardin için değil, dünya açısından da örnek bir ülke olabiliriz.
Artuklu Üniversitesi olarak yalnızca akademik bilgi değil; aynı zamanda medeniyet bilinci, değer üretimi ve toplumsal sorumluluk açısından nasıl bir vizyonla hareket ediyorsunuz?
Üniversitemiz, bu kadim coğrafyanın önemli üniversitelerinden biridir. Söylediğim gibi, algısı çok iyidir. Özellikle sosyal bilimler alanındaki itibarı oldukça yüksektir. Az önce bahsettiğim gibi, medeniyetimizi yeniden inşa etme, yeniden tesis etme ve bu coğrafyada yeniden ayağa kalkma misyonunu kendine hedef edinmiş bir üniversite olarak değerlendirebiliriz. Böyle bir misyon yüklenmiş bir kurumdur.
Burada görev yapan hocalarımızın, yöneticilerimizin ve rektörlerimizin önemli bir kısmı bu konuya özen göstermiştir. Gerçekten çalışabilecek, katma değer üretebilecek öğretim elemanlarını üniversitemize dahil etmeye gayret etmişlerdir.
Son dönemlerde üniversite olarak benimsediğimiz güzel bir motto var:
“Ahlak, bilgi ve üretim.”
Çünkü biliyoruz ki, bir üretim ahlakı olursa, bugünün ve modern dünyanın yaşadığı sorunlar yaşanmaz.
Dünya bugün teknolojik olarak çok ileri bir düzeydedir. En gelişmiş silahları, en gelişmiş araçları üretebiliyor. Ancak ne yazık ki, bunları üretenlerde ahlak nosyonu eksiktir. “Bilim, bilim için” deyip bunu hoyratça kullanabilmişlerdir. Örneğin ABD ve diğer Batılı güçler, geliştirdikleri silahları denemek için kendi tercihleriyle savaş veya operasyonlar yapmaktadır. Bu da, bölgemizde sıkça yaşanan çatışma ve krizlere yol açmaktadır.
Dolayısıyla, üniversite olarak yetiştireceğimiz çocuklarımız da, daha önce verdiğim cevapta belirttiğim gibi, bir gözümüz, bir “pergel” metaforu olarak düşünülebilir. Ayağımızı, merkezi sabit değerlerimizin üzerine sabit tutacağız. Ahlakın, maneviyatın üzerinde olacak; medeniyetimizi, hoşgörüyü ve iyi insanın diğer tüm değerlerini esas alacak.
Esas itibariyle, burada, üniversitemizde yapmaya çalıştığımız, öğrencilerimize ve hocalarımıza aktarmaya çalıştığımız budur. Elbette biz akademik bilgiyi vermekle mükellefiz. Çocuklarımız buraya geldiğinde başka bir üniversitedeki öğrenciye hiç eksiği olmamalıdır.
Ama şu “ahlak, bilgi, üretim” ya da “pergel” metaforunda söylediğim merkezi ayağı, medeniyetimizin üzerine koyduğumuz kısmını da onlara çok ciddi şekilde aşılamamız gerekir.
Gençlerin yaşadıkları topluma aidiyet duyması, toplumsal barışın en önemli yapı taşlarından biri. Üniversitelerin bu süreçte değer temelli bir rol üstlenmesi neden hayati önemdedir?
Ancak burada asıl mesele, bu “evrensel bilgi”nin içeriğidir. Bugün dünyada evrensel bilgi adı altında aktarılanlar, genellikle manevi boyuttan arındırılmış, yalnızca bilimsel ve teknik temellere dayanan bilgilerden oluşmaktadır. Oysa bilgi yalnızca maddi değil, aynı zamanda insani ve manevi değerlerle de beslenmelidir.
Eğitimde sadece akıl ve rasyonaliteye dayalı bilgi yüklemek, insanın yapısal bütünlüğünü göz ardı etmektir. Çünkü insan sadece akıldan ibaret değildir; duyguları, sezgileri ve değerleriyle bütün bir varlıktır. Modern eğitim anlayışı bu yönü ihmal ettiği için bireyler teknik açıdan gelişse de, manevi olarak eksik kalmaktadır.
Geçmişte, özellikle Osmanlı’da ve İslam medeniyetinde, çok yönlü bir eğitim modeli vardı: Temel bilimler, dini ilimler ve sosyal bilimler bir arada öğretilirdi. Bu yaklaşım, bireyin hem zihinsel hem de ruhsal gelişimini gözetirdi. Günümüzde ise bilim, büyük ölçüde yalnızca aklı önceleyen bir yola girmiş durumda.
Bunun sonucu olarak bireyselleşme artmış, aile ve toplum bağları zayıflamıştır. Oysa insan, fıtratı gereği başkasına muhtaçtır ve bu muhtaçlık ilişkisi üzerine toplumsal gelişmeler şekillenmiştir. Teknolojik ilerlemeler bile bu ihtiyaçtan doğmuştur.
Bu nedenle, üniversiteler yalnızca teknik ve akademik bilgi vermemeli; aynı zamanda değer temelli, insani ve manevi yönü güçlü bireyler yetiştirmelidir. Hatta bu değerleri merkeze koyup, diğer bilgileri onun etrafında şekillendirmek, eğitimde dengeyi sağlayacaktır.

Mardin’in çok dilli, çok inançlı yapısı; farklılıkların bir tehdit değil, bir zenginlik olduğunu gösteriyor. Sizce bu mesaj topluma en etkili şekilde nasıl anlatılabilir? Akademinin bu konuda nasıl bir sorumluluğu olabilir?
Mardin Artuklu üniversitesi olarak gerçekten bu konuda akademik biçim veriyoruz.
Bu mesaj en etkili şekilde, yaşayarak verilebilir.
Örneklerimizi çoğaltmalı, somutlaştırmalıyız. Mardin gibi yapıları daha görünür hâle getirmeli; sınıflarımızda, üniversitemizin her alanında bu farklılıklara saygının fiilen uygulandığını göstermeliyiz. Zira inancımızda da vardır: “Üsve-i Hasene”, yani en güzel örneklik… Bir şeyi sadece söylemekle yetinmemeli, onu yaşayarak, hayata geçirerek göstermeliyiz. Ancak o zaman başkalarına da örneklik teşkil edebiliriz. Aksi halde bu tür söylemler zamanla retoriğe dönüşür, inandırıcılığını yitirir ve unutulur.
Benim kanaatime göre Mardin’in sunduğu bu değerli örneklik, üniversitemizde de yaşanmaktadır. Öğrencilerimiz, hocalarımız ve yönetimimiz bu farkındalıkla hareket etmektedir. Öğrencilerimize de bu anlayışı aktarmaya çalışıyoruz.
Şunu da eklemek isterim:
“İfade etmek kolay değil belki ama inanıyorum ki, yaşanmış bir örnek, aktarılmaya çalışılan bir bilgiden veya dışarıdan edinilen bir davranıştan çok daha öğreticidir.”
Bu yüzden en etkili yöntem, bu değerleri yaşantımıza yansıtmaktır. Fiillerimizde, uygulamalarımızda bu örnekliği ortaya koyabildiğimiz ölçüde inandırıcı oluruz.
Üniversiteler bu açıdan çok kıymetlidir. Gençlerin olgunlaştığı, kişiliklerinin şekillendiği bir yerdir. Hepimizin tecrübesidir: Üniversiteye giren bir öğrenci, mezun olduğunda mutlaka bir değişim geçirmiştir. Eskiden askerlik bu rolü üstlenirdi, şimdi ise bu işlevi üniversiteler yerine getirmektedir. Çünkü üniversite, meslek öncesinde bireye sadece bilgi değil, aynı zamanda kişilik kazandırır.
Dolayısıyla bu biçimlenme süreci çok önemlidir. Biz üniversiteler olarak bu süreci doğru yönetmeli, gençlerimize hem akademik hem ahlaki bir duruş kazandırmalıyız.
Mardin Artuklu Üniversitesi olarak biz bu konuda ciddi bir çaba gösteriyor, öğrenciye sadece bilgi değil; değer, saygı, birlikte yaşama kültürü ve örneklik de kazandırmaya gayret ediyoruz.
Son olarak; Güncel Türkiye gündemini dikkate aldığımızda, toplumsal birlik ve beraberliğin güçlendirilmesi için sizce siyasetin ve kamu yönetiminin nasıl bir dil ve tutum benimsemesi gerekir? Bu bağlamda, toplumda barış ve güven ortamının tesis edilmesi adına atılması gereken adımlar nelerdir?
İslam, birliğin hakkını önceler ve toplumun hakkını gözetir. Birlik, toplumun menfaatine hizmet ettiği sürece önemlidir; ancak herkesin hakkına riayet etmek de en az bunun kadar önemlidir. İnsanların, hayvanların, toprağın, havanın ve suyun haklarına saygı göstermek gerekir. Eğer biz bu çerçevede düşünür ve perspektifimizi genişletirsek, mevcut sorunlarımızı çözebiliriz.
Şu günlerde ülkemizde, Türkiye’nin enerjisini, insan kaynağını ve ekonomisini tüketen, birçok ülkenin müdahalesine yol açan hassas bir sorun üzerinde çalışıyoruz. Bence siyasetin en büyük başarısı, böyle bir sorunu çözmek olacaktır. Maddi başarıların ötesinde, insan hayatının değeri her şeyin üzerindedir. İnancımız da bunu vurgular; insan canı en değerli varlıktır.
Bölgemizde ve ülkemizde bu sorunu çözdüğümüzde, hem ülke olarak hem millet olarak daha güçlü olacağız ve çevremize huzur yayacağız. Aksi takdirde, siyasi ve toplumsal meseleler, birçok tarafın karışmasına ve çatışmalara sebep olabilir. Toplumlar kapalı veya açık sistemler gibidir; kapalı bir sistem değilseniz, dış etkilerden tamamen korunmak mümkün değildir. Anadolu gibi köklü ve birçok yerli ilişkiye sahip bir coğrafyada bu etkilenmeler kaçınılmazdır.
Bu olumsuz etkileri en aza indirmek için birbirimizin hakkına ve hukukuna riayet etmemiz, başkasının meselesini kendi meselemiz gibi görmemiz gerekir. Ancak böylece sorunlarımızı çözebiliriz. Aksi takdirde, dünyayı sadece kendi çevremizden ibaret görmek, problemlerin büyümesine yol açar.
Geleceği inşa etmek, bilgi ve ahlakı bir araya getirmekle mümkündür. Prof. Dr. Yılmaz Demirhan’ın işaret ettiği gibi, kalıcı barış ve toplumsal birlik ancak anlayış ve samimiyetle sağlanabilir. Bu vizyonla, Mardin ve tüm ülkemiz için umut dolu yarınlar inşa etmek hepimizin ortak sorumluluğudur.