
İnsan, sadece etle kemikten değil; aynı zamanda mantık adı verilen akla dayalı özünde enerji olan düşünceler silsilesi ile kalpten doğan duygular yumağından oluşmuştur. Aslında bunların her ikisi de insana, yaratıcısı tarafından bahşedilmiş muazzam derecede olgunlaştırıcı iki sistemdir. Zira duygular insanın, insani yönünü belirlemesi; akıl ise insanın hayat yolundaki yolculuğuna ışık tutması açısında çok önemlidir. Bunların kullanımı ve yönetimi ise tamamen insanın önceliğine bırakılmıştır.
İnsanın; “mükemmeliyet” mertebesine erişebilmesi için öncelikle; her iki sistemin de kendi bünyesinde mevcut olduğunu ve aynı zamanda birinin eksikliğinin, “mantıktan”; diğerinin yokluğu ise “duygulardan” onu münezzeh kılacağının bilincinde olması gerekir. Aslında bunu bilmek de bir yerde yeterli sayılmaz, aynı zamanda bu sistemlerin birbirine karıştırılmadan kişi tarafından doğru kullanılması ve iyi yönetilmesi de esastır. Şöyle ki akıl sistemi; aynı anda hem duygular sisteminin –eğer tabiri caizse- üst tarafına bir conta hem alt tarafına da katalizör filtresi görevinde olmalıdır. Bu doğrultuda üst taraftan conta göreviyle mantıksal düşüncelerin duygulardan etkilenmesine; katalizör filtresi tarafıyla da duyguları iyice süzerek, mantığın ürünü olan düşüncelere karışmasına engel teşkil etmelidir. Aksi takdirde denge bozulacak ve insan; davranışları itibarıyla ya “akıllı ama duygusuz” ya da “duygusal ama akılsız” olarak nitelenecektir.
Oysaki Yüce Allah’ın Kur’an ı Kerim’deki “Biz insanı en mükemmel şekilde yarattık.” Meali doğrultusunda “mükemmelliğin” göstergesi kişinin yerine göre hem akıllı hem de duygusal davranışlar sergilemesidir. Buna erişilmesi için, her iki sistemin de aynı anda dengeli biçimde, doğru ve yerinde kullanması esastır. Ancak yukarıda da değindiğimiz gibi bir sistemin kullanılması diğerinin ihmal edilmesi durumunda ise “davranışlar” açısından kocaman bir eksiklik doğuracaktır. Bu da tıpkı iki tekerlekli bisikletin tekerleklerinden birinin olmaması gibi bir duruma benzeyeceği muhakkaktır.
Sonuç olarak, kazanılacak sıfatın türü ne olursa olsun tamamen insanın aklını kullanma biçimine bağlı olacaktır. İşin doğrusu da bu değil midir sanki?