Bir komşumuz vardı, yaşlıydı. Babamın arkadaşıydı. Zaman zaman çevrede kendini bilmez, züppe, kuduruk, şımarık, kibirli veya nimetin değerini hiçe sayan birini gördüğünde, alay karışımı bir öfkeyle:
“Evet, şımaracak tabii; çünkü buğday ekmeği yiyor!
Veya: “Tabii ki ekmeği çöpe atacak, çünkü buğday ekmeği yiyor!”
Bazen birilerine çok kızdığında da:
“Elbette kuduracak, neden kudurmasın canım? Buğday ekmeği yiyor!”
Kibirlenen birini gördüğünde yine aynı şekilde:
“Tabii canım niye kibirlenmesin? Buğday ekmeği yiyor!”
Ben, önceleri bu söylediklerine pek anlam veremiyor ne demek istediğini de doğrusu idrak edemiyordum.
Onun için mahalle kahvesinde karşılıklı oturmuş çaylarımızı içtiğimiz bir günde dayanamayıp sordum:
“Mahmut Amca, bu ne demek oluyor Allah Aşkına? Tabii ki buğday ekmeği yiyecek hem bunun yaptıklarıyla ne ilgisi vardır?”
Bu soruyu sormamı bekliyormuş gibi ince ve kırçıl bıyık altından tatlı ama eseflenir şekilde gülümsedi, iki eliyle ucundan kavradığı bastonuna eğildi, çenesini bastonuna dayayarak söze başladı:
“Evlat” dedi. “Bin dokuz yüz kırklarda yani İkinci Dünya Harbi yıllarında… Ülkemizde buğday yok denecek kadar azdı. Herkesin eline geçmezdi. İşte o kıtlık yılları diye adlandırdığımız yıllardaydı, ekmeğimizi, darı unundan veya bilemedik arpa unundan yapardık. İçi kara denecek kadar esmer renkli olan bu ekmek, kösele kadar sert olurdu. Ama ne yaparsın ki bir tek bu ekmek bulunurdu.”
Bastonunu masaya dayayıp kahvecinin önüne bıraktığı çayı karıştırdıktan sonra sözlerini şöyle sürdürdü:
“Ama zenginler vardı, şöyle kabadayı cinsinden zenginler, evlerinde, miktarı az da olsa buğday ekmeği bulundururlardı. Bu buğday ekmeğini, darı veya arpa ekmeğinin arasına koyar ve katık olarak peynir niyetine yerlerdi de onları kıskanırdık. Evet, gerçekten kıskanırdık çünkü bunlar, ekmeklerine katık olarak da olsa, bu gün bizim çöpe layık gördüğümüz o buğday ekmeğini yeme şansına sahipti.”
Hemen ardından derin derin bir’off..’ çekerek yerinde doğruldu. Uzak bir noktayı işaret eder gibi sağ elinin işaret parmağıyla başparmağının uçlarını birleştirip sağ gözünü yumdu ve tane tane konuşarak sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bilmem inanır mısın? Esmer renkli, arpa veya darı ekmeği arasına katık olarak koyulan buğday ekmeğinin o beyazlığı hâlâ gözümün önündedir. O beyazlık…”
Biraz soluklandıktan sonra bu sefer daha alçak ve duygu dolu bir ses tonuyla sözlerine devam etti:
“Belki o gün için bize öyle görünürdü fakat koyun peyniri beyazlığı mı desem, sakız beyazlığı mı desem, pamuk beyazlığı mı desem, kar beyazlığı mı desem kısacası öyle bir beyazlık ki bakan gözleri âdeta kamaştırırdı.
Bu baba dostu yaşlı komşumuzun anlattıkları beni ciddi olarak etkilemişti. Hatta ne demek istediğini şimdi daha iyi anlıyordum. Onun için ben de kendisine görevli olduğum okulda öğrencilerimin tüm uyarılarımıza rağmen, tostun içindeki sucukları yedikten sonra ekmeği rast gele şuraya buraya attıklarını söylediğimde ise anında yüzü kırmızı şalgam misali kızardı. Kısa bir süreliğine sustu, çok uzaklara daldı, şöyle bir yutkundu ve hafifçe nemlenmiş gözlerle anlatmaya devam etti:
“Birkaç arkadaş bir araya gelip de çöle çıkardık, ebegümeci otu toplar eve getirirdik. Bunu iyice yıkayıp temizledikten sonra annelerimiz bu otu kaynatırdı. Sonra sac üzerine açtıkları hamura yayarlardı, hamurla üstünü kapattıktan sonra pişirirlerdi. İşte bizim de en gözde yemeğimiz bu olurdu.” dedi.
Sonra sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bugünkü nesiller, her şeyi hazır gördüklerinden hiçbir şeyin yokluğunu çekmediklerinden hatta çok kolay bulduklarından yalnız ekmeğin değil elbette, hiçbir şeyin değerini bilmezler. “ dedi.
Önündeki çaydan bir yudum aldıktan sonra, konuşmasına devam etti:
“ Eh… İşte böyle evlât! Çalılara basmayanlar, halının; yüzüstü sürünmeyenler, ayaklarının değerini nasıl bilsinler ki? Değerini anlamaları için bir kere eldeki nimetleri yitirmeleri gerekir.
Kısa süren bir suskunluktan sonra da:
“Biliyor musun? Allah, o günleri bir daha yaşatmasın.” diye ekledi.
Ben:
“Âmin!” diye onun sözlerini onayladıktan sonra önündeki çayı işaret ederek:
“Mahmut Amca, sizi lafa tuttum çayınız soğudu.” dedim.
Babacan bir tavırla gülümseyerek:
“Zararı yok, zaten ben hep böyle soğutarak içerim.” dedi.
Ezanın okunmasıyla bardağının dibinde kalan son yudumu da bir dikişte çekip yutkunduktan sonra her iki eliyle sıkı sıkıya kavradığı bastonuna yaslanarak ayağa kalktı ve:
“Artık namaz vakti. Haydi, evlât, bana müsaade” deyip ağır ağır yürüyüp sokağı döndü.
Sekip Yurttaser

YORUMLAR