Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Ozlem Artukoglu

Zilzâl Sûresi: Toprağın Dile Geldiği O Büyük An…

 

 

Hakkında her şeyi bildiğimizi düşündüğümüz bu dünya, bir gün ayaklarımızın altından çekilip gittiğinde nereye sığınacağız? Sığındığımız ünvanlar, güvendiğimiz kalabalıklar, arkasına saklandığımız nüfuzlar veya “kimse görmedi” diyerek üzerini örttüğümüz hesaplar… Hiçbiri o gün bizi korumaya yetmeyecek. Zamanın durduğu, sözün bittiği, üzerinde kibirle adımladığımız toprağın bile aleyhimize konuşmaya başladığı o dehşetli günde, tek hakikatimizle baş başa kalacağız.

Kur’an-ı Kerim’in ruhumuzu iliklerine kadar titreten uyarıcısı Zilzâl Sûresi, işte bu sarsıcı hakikatle yüzleştirir bizi. Gelin, zihnimizdeki tüm yüzeysel ezberleri bir kenara bırakıp bu ilahî mihenk taşının ayet ayet hayatımıza ne söylediğine birlikte bakalım.

​Sûre, kâinatın o kaçınılmaz altüst oluşuyla açılır:

​1. “İzâ zülziletil-ardu zilzâlehâ”

(Yeryüzü kendine has o şiddetli sarsıntıyla sallandığı…)

  1. “Ve ahracetil-ardu eskâlehâ”

(Yeryüzü içindeki ağırlıklarını dışarı çıkardığı…)

  1. “Ve kâlel-insânü mâ lehâ”

(Ve insan dehşetle: “Ne oluyor buna?” dediği zaman…)

​Yeryüzü sadece sarsılmaz; asırlardır karnında gizlediği cesetleri, madenleri ve en önemlisi insanoğlunun sakladığını sandığı tüm sırları dışarı atar. İnsan o anın dehşetiyle panik içinde “Ne oluyor?” diye çırpınırken, cansız sandığımız toprak Rabbinin emriyle dile gelir:

​4. “Yevme-izin tuhaddisü ahbârehâ”

(O gün toprak, bütün haberlerini bir bir anlatır.)

  1. “Bi-enne rabbeke evhâ lehâ”

(Çünkü Rabbin ona konuşmasını emretmiştir.)

​Bastığımız toprak bir beton yığını değildir; üzerindeki her adımı, gizli-açık her eylemi kaydeden şahit bir tanıktır. Yeryüzünün konuşmaya başladığı o an, sahnelerin en dehşetlisi yaşanır:

​6. “Yevme-izin yasduru’n-nâsü eştâten li-yurev a’mâlehüm”

(O gün insanlar amelleri kendilerine gösterilsin diye kabirlerinden bölük bölük, darmadağınık çıkıp gelirler.)

​Ayet öyle büyüleyici bir psikolojiyi resmeder ki… “Yasduru”, susuzluğunu gidermek için suya koşan ama dönüşte neyle karşılaşacağını bilmeyen çaresiz bir topluluğun sürüklenişidir. “Eştâten” ise o büyük kopuşun adıdır. O gün aynı masayı paylaşan aile fertleri, dünyalık dostluklar veya toplulukların torpili işe yaramayacak; herkes amellerinin rengine göre darmadağınık gruplara ayrılacaktır. Ve Kur’an “amellerini görsünler” demez; “gösterilsin” buyurur. Kaçamayacağımız bir biçimde, ömrümüzce ne dokuduysak karşımıza somut bir hakikat olarak dikilecektir.

​İşte tam bu noktada sûre, kâinatın en hassas terazisini kurar:

​7. “Fe-men ya’mel miskâle zerratin hayran yerah”

(Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlemişse, onu görecektir.)

​Bizler ne yazık ki modern dünyanın “nicelik” hastalığına yakalandık. Bir şey büyükse, görünürse ve alkış alıyorsa değerli zannediyoruz. Bu tuzak, iyiliklerimizi de felç ediyor; “Tek başıma neyi değiştirebilirim ki?” deyip geri çekiliyoruz. Oysa ilahî terazide bir hayrın değeri büyüklüğüyle değil, ne kadar samimiyetle yapıldığıyla ölçülür.

​Zerre, toprağa vurulan elden uçuşan ve ancak penceremizden sızan bir güneş ışığında fark edilen o tozdur; atomdur, gözle görülmeyen bir duadır. Yolda bir insanın ayağına takılacak bir taşı kenara çekmek, mutfakta artan bir parça ekmeği ufalayıp bir kuşa sunmak, eve yorgun döndüğümüzde ailemize göstereceğimiz içten bir tebessüm…

​Rabbimiz Kur’an’da bize ilahî bir infak ahlakı öğretir. İşte bu zerre anlayışı, infak kültürümüzü de baştan aşağı yeniler. Kendi çocuğumuza, evladımıza alışverişe çıktığımızda; “Bir tebessüme vesile olayım, bir gönlü daha sevindireyim” diyerek sepete eklediğimiz küçücük bir hediye, bir bayramlık kıyafet ya da bir oyuncak… Kimseyi incitmeden, mahcup etmeden bir yetimin, bir masumun yüzünü güldürmek… İnsanların “bundan ne değişir ki” dediği ama Allah katında devasa bir nura dönüşen o bereketli zerredir.

​Aynı şekilde infakı sadece parayla sınırlamayıp takatimizi sunmak; mutfağına geçip sıcak yemek pişiremeyen tek başına yaşayan bir büyüğümüzün bacasını tüttürmek, kucağında yükü olan bir anneyi desteklemek… İşte insanların üstünden geçtiği ama Allah katında arşı titreten devasa zerreler bunlardır! İnsanlar görmese de zamanın ve mekânın Sahibi o zerreyi kaydetmiştir.

​Ancak sûre, insanı sahte bir rehavette bırakmaz. Madalyonun diğer yüzünü çevirip ruhumuzu iliklerine kadar titreten o son ayeti fısıldar:

​8. “Ve men ya’mel miskâle zerratin şerran yerah”

(Her kim de zerre ağırlığınca bir şer işlemişse, onu görecektir.)

​Bu ayet, “Ben kimseye büyük kötülük yapmıyorum ki” diyerek vicdanını rahatlatan yapay tesellilerimizi elimizden alır. Nüfuzunu, gücünü veya tanıdıklarını kullanarak torpille, iltimasla bir makama yerleşenleri bir düşünün… Bir genci, yıllarca gecesini gündüzüne katıp emek veren pırıl pırıl bir fidanı sırf “arkası yok” diye mülakatlarda elemek, onun hakkını çalmaktır. Bunu yapanlar veya buna aracı olanlar atılan bir tek imzayı, “Ufacık bir kayırma canım, bir şey olmaz” diyerek basite alabilirler. Oysa o küçücük sandıkları imza; bir gencin hayallerini yıkmak, umudunu söndürmek, belki de bütün bir geleceğini mahvetmektir! Yapanın gözünde zerre kadar görünen bir kayırma, o gencin dünyasında kıyamet demektir. Ve ilahî adalet, gücü elinde tutanın önemsiz gördüğü o imzanın da, o gencin ajandasına gömülen ahlarının da hesabını tek tek soracaktır!

​Hak yemek sadece torpille de olmuyor üstelik… İşçinin, emekçinin alın terinin karşılığını zamanında vermeyip hakkını gasp etmek; kamuya ait, yetimin de hakkı olan bir malı hoyratça kullanmak, israf etmek; hastanede veya bir devlet dairesinde sırasını bekleyen çaresiz bir insanın önüne “tanıdık” vasıtasıyla geçip kul hakkına girmek; klavye arkasına saklanıp dijital mecralarda bir insanın itibarını tek bir yorumla ayaklar altına almak… Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.) bir gün sahabeleriyle çorak bir arazideyken hepsine, “Bana küçük çalı çırpı toplayıp getirin” buyurmuştu. Herkes tek tek çalı çırpı toplayıp getirdi ve ortada koca bir yığın oluştu. Allah’ın Resulü (s.a.v.) o ateşi yakacak birikintiyi işaret ederek şöyle buyurdu: “İşte önemsenmeyen, ‘küçüktür’ denilerek basite alınan günahlar da böyledir. İnsan fark etmeden birikir ve en sonunda insanı helak eder.” Bizim yaparken “Aman canım bundan ne çıkar” diyerek basite aldığımız küçük günahlar ve hak ihlalleri işte böyle birikir ve insanı yakıp yıkan bir ateşe dönüşür.

​Değerli dostlar, Zilzâl Sûresi baştan sona bize öğretir ki; şu altında yürüdüğümüz gök de, üzerinde gezindiğimiz toprak da sahipsiz değildir. Yaşadığımız her an silinmez bir kayıttır. Güçlünün zayıfı ezdiği, torpille ve imtiyazla hakkın gasp edildiği, adaletin dünyada tecelli etmediği her durum; o büyük günde mutlak adaletle tartılacaktır. İnsan bu dünyada başıboş bırakılmamıştır.

​Öyleyse gelin, henüz toprak dile gelmeden, henüz amel defterlerimiz önümüze serilmeden ve fırsat eldeyken kendimize gelelim. Bastığımız yere hürmetle adımlayalım; hiç kimsenin emeğine, sırasına, geleceğine ve hakkına el uzatmayalım. Günahlardan, kul haklarından koşar adım uzaklaşalım ve iyiliğin esamesinin okunmadığı anlarda bile “Rabbim görür” diyerek zerre kadar da olsa hayırları, sadakaları, duaları çoğaltma yarışına girelim.

​Rabbim bizlere; henüz nefes alıyorken iradesini eline alan, amellerini ihlasla güzelleştiren, kötülüklerden vazgeçip iyilikleri çoğaltan ferasetli kullardan olmayı nasip eylesin. O büyük hesap günü geldiğinde; arkasında gasp edilmiş haklar değil, iyiliklerle dokunmuş bereketli bir ömür bırakarak O’nun sonsuz rızasına, affına ve merhametine kavuşanlardan eylesin…

 

 

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER