Bir önceki yazımızda Birinci Dünya Savaşının özetini vermiş ve bitmediğinden bahsetmiştik. Biraz da o günden bu yana kurumsallaşan Birinci Dünya Savaşından bahsedelim
Birinci Dünya Savaşının Kurumsallaşması
Söz Amerikan Başkanı Wilson’dan açılmışken Amerika’nın Birinci Dünya Savaşı’nda başlayıp günümüze kadar devam eden Türkiye düşmanlığını hatırlatmakta fayda görüyoruz.
Amerikan Başkanı Wilson, Birinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru “Türkiye haritadan silinecektir” düşüncesini açık açık ifade ederken, aynı dönemde Dışişleri Bakanı olan Cabot Lodge ise “… Türkiye Avrupa’dan çıkarılmalı, Ermenistan Devleti kurulmalı, Avrupa Osmanlı’dan kurtarılmalıdır” sözü ile Amerika’nın Osmanlı coğrafyası ile işinin bitmediği, taraflar arasında barış sağlansa dahi, İslam coğrafyasını istila ve paylaşım savaşının devam edeceği işaretlerini vermekteydi.
İngiliz ve Almanlar tarafından 19.yy sonlarına doğru Ortadoğu’nun enerji kaynaklarına yönelik başlayan hamle, merkez üssü Anadolu olan Osmanlı’yı parçalamaya yönelik bir hamleydi ve sonucunda Birinci Dünya Savaşı patlak vermişti.
Tarihi kayıtlara göre Birinci Dünya savaşı 11 Kasım 1918’de fiilen sona ermişti ermesine lakin, Batının İslam dünyasını parçalama ve paylaşmaya yönelik hesabı asla sona ermemişti.
Nitekim kendi arasında Birinci Dünya savaşına parantez sayılabilecek İkinci Dünya Savaşı adını verdikleri çıkar paylaşım savaşını yapan Batı, bu parantezi AB projesiyle kısa sürede kapattı.
İkinci Dünya savaşı parantezini kapatır kapatmaz, Birinci Dünya Savaşından kalma hesapları NATO ve benzeri küresel oluşumlar gibi yeni format ve yöntemlerle sürdürme yoluna gitti.
Esasında Batı, Osmanlı devleti penceresinden büyük toprak kayıpları yaşandığı için hezimet, ama yeni kurulan Türkiye devleti penceresinden kayıpların kısmi telafisi sayıldığı için başarı olarak görülen Lozan antlaşmasını dahi hiçbir zaman hazmedememişti.
Lozan’da gözlemci statüsünde bulunan Amerika bile, görüşmeler sırasında Türkiye ile yaptığı bir takım ticari antlaşmaları uygulamaya sokmaktan vazgeçmekle, bir bakıma Lozan’ı tanımadığını en baştan ilan etmişti.
Batı, 1914’te başlayan Dünya Paylaşım Savaşında Osmanlı toprakları üzerindeki hesap adisyonunu günümüze kadar kapatmış değildir.
Birinci Dünya savaşından kalma Osmanlı haritalarını fırsat buldukça servis eden ve yarım kalmış paylaşımı tamamlamak için plan üzerine plan yapan Emperyalist Batının Osmanlı coğrafyası üzerindeki işgal hesapları aralıksız devam etmektedir
Amerika ve İngiltere’nin başını çektiği Emperyalist Batı, İslam dünyası üzerinde siyasi ve ekonomik işgalini bireysel askeri güçten ziyade WTO, Federal Reserve, IMF, Dünya Bankası, Bilderberg, Trilateral, AB, RAND, Pentagon ve birçok think tank kuruluşu gibi küresel oluşumlar vasıtasıyla sürdürmeye devam etmektedir.
Rothschild, Rockefeller gibi seçilmiş ailelerin gücü üzerinden sömürü ve kuşatma politikaları Kosova’dan Yemen’e bütün Osmanlı mirasını işgal etmiş durumdadır.
Bu kuruluşlar vasıtasıyla Türkiye başta olmak üzere işgal edilmiş tüm Osmanlı topraklarında sıcak takip yapılmakta ve herhangi bir bölgede artan İslami bilinç veya bağımsız ekonomik hareketlenmeler anında engellenmektedir.
Son olarak Irak, Libya, Yemen ve Suriye gibi Osmanlıdan miras topraklardaki uyanış hareketlerini laboratuvar ürünü terör örgütleri gibi çirkef oyunlarla bastırmaya ve süreci kendi lehlerine çevirmeye çalıştıklarına herkes şahit olmuştur.
CIA, M16 ve MOSSAD gözetiminde bölme, parçalama, iç isyan, yeniden siyasi dizayn gibi işgalin sürekliliğini sağlayan toplumsal mühendislik çalışmaları aralıksız devam etmektedir
Batının İslam coğrafyası üzerinde Birinci Dünya savaşından bu yana devam eden siyasi ve ekonomik çıkarlarını gelecek 100 yıla için de güvence altına almaya çalışan bu küresel işgal yapılanması, aynı zamanda sosyal, kültürel ve dini işgali de eşzamanlı yürütmektedir.
İngiliz ajanı Lawrence, İslam coğrafyasına yönelik yürütülen savaşı “Türklerin askeri gücüne değil, zihinlerine ve kalplerine karşı verilen bir savaştır” şeklinde tanımlamıştı.
Bu gün bu yapıların hızlı iletişim teknolojisi diye kullanıma sunduğu İnternet ve Facebook, Twitter, Whatsup gibi sosyal medya araçları, Osmanlı mirası topraklarda hangi habere ne şekilde ulaşılması gerektiğinden tutunuz da hangi gündemi ne sıklıkla takip etmeleri gerektiğine, olaylarda hangi tarafın tarafı olması gerektiğinden tutunuz da, olaylara nasıl bir yaklaşım göstermesi gerektiğine kadar zihinleri kolaylıkla yönetebilmektedirler.
Yine, TV ve yazılı basın gibi kitle iletişim araçları vasıtasıyla kültürel işgal devam etmekte, modadan eşyaya, nikâhsız beraberlikten uyuşturucu iptilasına, yemekten diyete, zinadan lüks tüketim alışkanlığına, filmden tatile, cinsellikten kumara, müzikten spora kadar kapitalizmin bütün sömürü unsurlarıyla her gün daha fazla kuşatmaya devam etmektedir
Temelinde ilahi düşünceye karşı olan hümanizm gibi bir takım cici görünümlü akımlardan tutunuz da, cinsiyet eşitliği, özgür birey, özgür yaşam gibi cezbedici kavramlarla Müslümanları önce geleneksel değerlerinden soğutmakta, ardından emperyalizme köle yapmaktadırlar.
Bu gün, Osmanlı’nın işgal edilmiş topraklarında içki, kumar, teşhircilik, sefahat içeren yaşam tarzı modernlik adı altında dayatılırken, İslam’ın gerici, vahşi, terörist unsurların ana sebebi olduğuna dair yalanlara bizzat bu topraklarda yaşayan Müslümanların bile inandırılması sağlanmaktadır.
İşgalci Batı, yüzyıllarca İslam kardeşliği hukukuyla bir arada yaşayan halkları etnik veya mezhepsel nedenlerle birbirine kırdırmaya, dostu düşman, düşmanı dost göstermeye devam etmektedir.
Yazımızın başında, 30 milyondan fazla insanın zarar gördüğü Birinci Dünya savaşının ilk 4 yıllık evresinde 20 milyondan fazla kayıp ve esir olduğundan bahsetmiştik.
Lakin İslam toprakları, ne o 4 yıllık savaş evresinde, ne de İslam tarihinin hiçbir evresinde bu denli esaret yaşamamıştı.
Birinci dünya savaşının ilk 4 yıllık evresini 250 bin kayıp/esir ile kapatan İslam Coğrafyası, gönül ve zihin dünyasına yönelik savaşın halen devam eden ikinci evresinde yüz milyonlarca bedeni, duygu ve düşünceleri ile birlikte kaybetmiş, esir vermiştir.
Bir başka deyişle, savaşın birinci evresinde Çanakkale’den geçemeyen düşman, ikinci evrede ne yazık ki çanak antenden girmeyi başarmıştır.
Duygu ve düşünce esaretinin savaş esaretinden en önemli farkı şu ki; savaş esiri esaret kahrıyla fazla yaşayamazken, boynundan bağlandığı zinciri mücevher zanneden günümüz çağdaş esirlerine esir olduğu inandırmak dahi zorlaşmıştır.
Bu yüzdendir ki, bugün milli mücadele ile birlikte manevi mücadeleye dünden daha fazla ihtiyaç duyulmaktadır.
Sebilürreşad / Kasım-2017
Yazıyı burada sonlandırıp gelecek yazımızda günümüzde devam eden Birinci Dünya Savaşına değinelim
Sağlıcakla Kalın
@akgulahmet

YORUMLAR