İçerisinde yaşanılan devir, dönem veya çağın bir dilimi olarak tanımlanan ve en yaygın şekliyle ‘zaman’ adını verdiğimiz bu kavram; aslında hayatımızın evrelerinden, çevremizdeki insanlardan, sevdiklerimizden, sevenlerimizden, işimizden, eşimizden, avuntularımızdan, hayallerimizden, beklentilerimizden, sevinçlerimizden, üzüntülerimizden ve kısacası yaşantımızı ilgilendiren bütün bu unsurların tamamından oluşmaktadır.
Hani arada-bir söyleşirken, birbirimize söylediğimiz bir söz vardır: “Zaman sana uymazsa, sen zamana uyacaksın.” diye. Aslında bu, çok doğru ve yerinde kullanılan bir söylemdir. Çünkü işin aslı da budur. Zamanın küçücük bir dilimini oluşturan bizler, eğer zamanın bize uymasını beklemeye kalkışırsak çok bekleriz ki bu da zamanın işine gelmez ve biz yerimizde beklerken o zaten akarak geçmiş olacaktır. Zamana ayak uydurmak demek, değiştiremeyeceğimiz bir takım olumsuzlukların içinden olumlu kırıntıları bulup bunlarla avunmak ve zamanı, zamanında yaşamaktır.
Zamanın, bize uymasını beklemek hayalden başka bir şey değildir. Hayatta hiç kimse, zaman bana uymuştur diyemez. Böyle diyenler varsa bile yanılgı içerisindedirler. Çünkü dünya var olduğundan bugüne kadar bu böyle süregelmiştir. Unutmayalım ki ayağa göre ayakkabı yapılır; ayakkabıya göre ayağın yapıldığı daha hiç görülmemiştir. O halde iş, yine bize düşüyor. Bu iş de bizim zamana uymamızdır. Zaman, bize ne kadar kötü gelirse gelsin yine de bunun içinde mutlu olabileceğimiz bir takım şeyler bulabiliriz.-ki zaten vardır- Bulunduğu en kötü zamanın içindeki saklı güzellikleri keşfetmek ve bunları bir nebze de olsa mutluluğa çevirmesini bilmek hiç şüphe yok ki bilgili, kültürlü geniş bakış açısına sahip, sabırlı ve inançlı insanların işidir. Tıpkı çöplüğü, gülistana çevirmesini beceren akıllı ve geniş ufuklu insanların yaptığı gibi. Çünkü hiçbir gül bahçesi kendi kendine oluşmaz.
Biz, zamana ayak uydurmaya çalışmazsak bile o bize uydurtmasını çok iyi bilir. Kaldı ki bizim en kötü bildiğimiz zamanın bile çok güzel yaşanılacak ve tat alınacak yönleri vardır. Önemli olan zamanın bu güzelliklerini yakalayabilmek ve yaşamak zorunda olduğumuz zamanın çatısı altında tadına varmayı bilmektir. Sakın ola, kötü zamanın hangi tadına varılır? Diye söylenmeyelim. Daha önceleri de içerisinde yaşadığımız ve çok kötü diye yakındığımız zamanı, aradan geçen yıllar, bize hep özlemle aratmamış mıdır? O hâlde buna dayanarak kesinlikle iddia edebiliriz ki şu anda içerisinde yaşadığımız zamanı da ne kadar kötü sayarsak sayalım, gün gelecek bu zamanı da aynı şekilde yine büyük bir özlemle anacak ve arayacağız.
Bütün bunları, sadece zamanın akıp gitmesi gibi basit bir sebebe dayandıramayız elbette. Olsa olsa bilinçaltına gömülmüş belki de bizim farkında olmadığımız ve sürekli olarak bizden koparıp götürdüğü bir takım şeyler olduğu içindir. Bunlar arasında, ömrümüzden çaldığı günlerimiz, gençliğimiz, aile saadetimiz ve yine bizden ayırdığı sevdiklerimiz, sevenlerimiz ve daha da birçok şeyi sayabiliriz. Çünkü bu saydıklarımızın hepsi de değerini bilmediğimiz ve sık sık yakındığımız zamanı oluşturan parçalarıdır.
En kötü bildiğimiz zamanların içinde saklı durumda güzellikler vardır. Bu güzellikleri, yaşadığı zamanın hacmi içerisinde keşfederek yaşayanlar, taze olarak solur ve zevkine vararak yaşar. Hatta bu gibi insanların yüzlerinde muradını almış kişilerin neşesini her zaman görmek mümkündür. Ama bunun tam tersi olarak yani zamanın içindeki saklı güzellikleri, zamanında fark edemeyenler ise gün gelir bunları, kokusuz bir şekilde solur ve bayatlamış haliyle tadına varmaya çalışırlar ki işte bu duruma düşmüş insanların dillerinden bir türlü düşürmedikleri özlem ve hayıflanma içerikli “Hey… Gidi zaman hey!” söylemidir.

YORUMLAR