Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Sekip Yurttaser

Zulüm

    “Aslında zalimler, ürkek ve korkak olurlar; zulüm etmeleri için çanak tutup onları yüreklendirenler var ya! İşte asıl zalimler bunlardır.” Şekip Yurttaşer

 Atalarımız; “Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste” demek suretiyle, aslında mazlumun bedduasının, zalimin zulmünden daha etkili olduğunu vurgulamak istemişlerdir. Zalim insanlar, kendi güçlerini sonsuz ve sınırsız sanırlar. Oysaki yanılırlar. Zalimin zulmü, buzdan bir dağ olsa,   mazlumun ahı yani bedduası, onu eritecek güce ve enerjiye sahip koskoca bir güneştir. Bir insanın zalim olmasından daha iğrenç başka ne olabilir ki? Bence bir insanı zulüm yapmaya iten nedenlerin en başında, kişinin insanî duygu ve düşüncelerden yoksun olmasıdır. Bir de zalim insanların, tesadüfen etkili başka bir deyişle makam- mevki sahibi olduklarını, ellerine yetki verildiğini bir an için düşünelim. -Gerçi tarihte bunların örnekleri çoktur ya!-

Zalim insanların ruhsal durumları incelenecek olursa, bunların son derece art niyetli ve egoist oldukları; evhamlı, korkak, ürkek bir ruh taşıdıkları; değil başkalarını, kendi kendilerini dahi idare etme yeteneğinden yoksun, pısırık,  çok basit insanlar oldukları ve bu eksikliklerini de başkalarına zulüm ederek örtmeye çalıştıkları apaçık görülecektir.

Unutulmasın ki; Allah’ı gücendiren tüm kötülüklerin en başında, İnsanın işlediği zulümdür. Zulmün zerrecik kadar geçerli hiçbir gerekçesi olmamakla beraber bunun azı, çoğu, büyüğü ve küçüğü de olamaz. Zalim insan, zalimdir ve her zalim, kendi çapı ve gücü oranında zulüm işlemeye devam eder.

***

Aşağıda sunacağım halk hikâyesi buna güzel bir örnek teşkil edebilir:

KRAL İLE MARANGOZ

‘Zamanın birinde çok uzaklarda bir ülke vardı. Bu ülkenin başında da zalim mi zalim, bencil mi bencil yaşlı bir kral vardı. Bu kral o kadar zalimmiş ki halkına büyük zulümler, o kadar da bencilmiş ki kişisel mutluluğu için herkesi mutsuz etmekten asla çekinmezdi.

Kral, günlerden bir gün odasının penceresinden dışarıyı gözetlerken, sarayın karşısında bulunan derme çatma, alçak basık damlı, yarı yıkık dökük, küçük kulübeye benzeyen bir ev ve bu evin bahçesinde, çamaşır asmaya çalışan genç ve dillere destan olabilecek kadar güzel bir bayan dikkatini çekti. Bu bayana göz koyan kral, gizlice araştırıp soruşturdu ve bunun fakir bir marangozun eşi olduğunu öğrendi. Ardından marangozu ortadan kaldırıp eşine sahip olmanın yollarını düşündü.  Düşündüğü sinsice plânını uygulamak amacıyla zaman kaybetmeden hemen marangozu, dükkânından aldırtıp huzuruna çıkardı.

Her şeyden habersiz bu zavallı marangoza, hiddetli bir yüz ifadesi ve öfkeli bir sesle:

“Beni iyi dinle Marangoz Efendi, sarayımın beş yüz kapısı ile bin adet penceresinin yenilenmeleri gerekiyor, en geç yarın sabaha kadar bu işlerin bitirilmesini emrediyorum!”

Zavallı marangoz, kendisine hiçbir süre tanınmaksızın aniden ve kesinlikle yerine getirilmesi mümkün olmayan bu emir karşısında haklı olarak afalladı. Titrek bir sesle ve kekeleyerek:

“Ama kral hazretleri be.. Ben bu… bun laarrı..nasııl.?”

“Ne!  Bana karşı mı geliyorsun ha! Terbiyesiz!  Küstah!”

“Amaaan efe endim been ben demek iste..”

“Kes! Yarın sabaha kadar bu işler ya biter ya da kellen gider, haydi şimdi yıkıl karşımdan!”

Zavallı marangoz çökmüş, yıkılmış bir halde saraydan ayrıldı.

Akşam, çok kötü ve perişan bir durumda evine döndü. Eşi, gördüğü manzara karşısında tasalandı ne olduğunu sorup öğrenince o da âdeta yıkıldı. İki gözü iki çeşme dövünüp ağlamaya başladı. Gece boyunca bir yandan üzülüp ağladılar diğer yandan da bu genç ve akıllı kadın, zavallı kocasını avutmaya çalıştı ve ikide bir kocasına:

“Üzülme kocacığım, Allah büyüktür, O, her şeye Kâdirdir. Gün doğmadan neler doğar.” deyip durdu.

Sabahın ilk ışıklarıyla kapıları yumruklanarak, tekmelenerek büyük gürültülerle çalınınca, yürekleri ağızlarına geldi. Korku içerisinde birbirlerine sarıldılar. Bir yandan hıçkıra hıçkıra ağladılar diğer yandan öpüşerek vedalaşıp helâlleştiler.   Zavallı genç marangoz, kapıyı açmasıyla, içeriye büyük bir hışımla dalan, sarayın askerleri, öfke ve heyecanla marangoza şöyle bağırdılar:

“Haydi, çabuk ol! Sallanma Marangoz Efendi! Az önce ölen kral hazretlerine tabut yapacaksın!

Korkudan bütün vücudu çözülmüş bulunan marangoz, büyük bir şaşkınlık yaşıyordu.. Çok kısa sürede kendine geldikten sonra rahatlamış bir durumda askerlerle beraber dükkânın yolunu tuttu.

Arkasından, sevinç gözyaşları döken bu genç, akıllı ve güzel eşi de kendi kendine:

“Kocacığım, ben sana Allah büyüktür. Gün doğmadan neler doğar dememiş miydim?”  diye mırıldanıyordu.”

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER