Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Sekip Yurttaser

Zararımı kim karşılayacak?

Çevresinde Mızmız Sadri olarak bilinen Sadri Efendi, elinde sallandırdığı kehribar cinsi sarı tespihi olduğu halde ve ağır adımlarla kahveye girdi. Gözleriyle etrafını bir ışıldakla tarar gibi taradı.  Tanıdıklarının oturduğu masaya doğru yöneldi. Sandalyeye düşer gibi oturdu. Yine ağlamaklıydı. Belli ki sinirlenmişti. Burnundan hem soluyor hem konuşuyordu:

“Zanannımı kim kanşılayacak hah. hıhhh..” “Zananımı kim kanşılayacak hah.. hıhhh..” diye dert yanmaya başladı. Her zaman yaptığı gibi; selamsız, sabahsız bir biçimde hem de damdan düşercesine.

Masadakiler Mızmız Sadri’ye meraklı gözlerle bakıyor bu sefer ki derdini anlamaya çalışıyorlardı. Daima kızarık oldukları için birer kan birikintisini andıran gözleriyle o da aynı şekilde masadakileri tek tek süzüyor ve:

“Zanannımı kim kanşılayacak hah.. hıhhh..” “Zananımı kim kanşılayacak hah.. hıhhh..” diye söylenmeye devam ediyordu.

Mızmız Sadri, oturduğu evin dışında beş altı evi olan ve varlık içersinde yokluk çeken, Bağ kur’dan yeni emekli bir esnaftı. Bunca sermayeyi nasıl yaptığı meçhuldü gerçi. -Her neyse.- Şu anda onu üzen olay, kiracısının evini zamanından önce boşaltmış olmasıydı. Evi birkaç gün, bilemedik bir ay boş kalacak da ona yanıyor. ‘Zararımı kim karşılayacak’ diye üzülmesinin temelinde de bu yatıyor aslında. Hani görenler, duyanlar bilmezse zannedecekler ki Mızmız Sadri’nin, alın teri dökerek, didinerek yıllarca biriktirdiği sermayesinin tamamı batmış da top atmıştır.

Mızmız Sadri, kahvecinin önüne bıraktığı çayı karıştırdı, bir iki yudum alıp yutkunduktan sonra kızarmış gözleriyle masanın etrafında oturanları tek tek süzdü, portakal dilimi büyüklüğündeki kulağını kaşıdığı için yana kayan külahını diğer eliyle düzeltti ve yeniden heyecanlanarak:

“Zanannımı kim kanşılayacak hah.. hıhhh..” “Zananımı kim kanşılayacak hah.. hıhhh..” dedikçe çevresindekilerin yüzünde anlamlı anlamlı yarım tebessüm:

“Üzülme be Sadri Efendi, Allah Kerimdir. Bakarsın sana daha yağlı bir kiracı çıkar.” diyerek teselli etmeye çalıştılar ama nafile. İşin içinde para, maddiyat gibi şeyler olunca Sadri Efendi’yi teselli etmek, teskin etmek ne mümkün? Gözlerindeki daimi kızarıklık belki de paraya duyduğu aşırı ihtirastandı.

Mızmız Sadri, yaklaşık kırk beş yaşlarındadır. Bu yaşına gelinceye kadar yaşadığı muhitten dışarı çıkmamış, hiçbir sosyal etkinliğe katılmamış, ömrü hayatında bir gazete dahi okumamıştır. Yirmi küsur yıldır evli olmasına rağmen çocuğu yoktu. Oturup kalktığı arkadaşlarından, muhatap aldığı kişilerden, çevresinde yaşayanlardan bile bu yaşına kadar olumlu tek bir şey kapmamıştır. Bilgisi, görgüsü, anlayışı kıt bir insandı. Patavatsızdı, konuşmaları tutarsızdı. Hayatı boyunca tek düşündüğü, gözlerinin tek gördüğü, kulaklarının tek duyduğu, kalbinin tek sevdiği, dilinin tek söylediği kısacası tek bildiği şey paraydı. Onu yürürken elinde bir parça ekmeği yerken görmeye herkes alışmıştı. Genellikle sabah kahvaltısı ve öğle yemeği bu şekildeydi. Çayını bedavadan çıkarsın diye tanıdıklarından sonra kahveye gelirdi. Olur ya bazen zamanı şaşırıp erken geldiği olursa, her zaman yarı açık olduğu için porselen bir kahve fincanını andıran ağzıyla ve kızarmış gözleriyle etrafı iyice tarardı. Tanıdık görmeyince oturmaz, daha sonra gelmek üzere kuru bir soğanın başını andıran küçük kafasını yana eğerek, kimseler görmesin diye hızlı adımlarla çark eder geri dönerdi.

Hele hele evini tutmak için gelen kiracı adayı ile diyalogunu bir görmeliydiniz. Kiracı adayını âdeta sorguya çeker, deyim yerindeyse ahret soruları sorar, bir tam teşekkülü sağlık raporu ile sabıka sicilini istemediği kalırdı. Kaparo depozito almadan, sözleşmeyi, kefili görmeden evi teslim etmez. Şayet kiracı adayı tüm bu sınavlardan başarıyla geçip de evin anahtarını -kiracı vasfıyla- almayı başarırsa bu sefer de sıra, evin eksiklerini içeren ve bir talimatname niteliğinde olan listeye gelirdi: Evin boyası, badanası yeniden yapılacak, duvarlara çivi çakılmayacak, tüm ampuller, takılarak ev tam olarak donatılacak. Zira her çıkan kiracının ardından Sadri Efendi, ampulleri tek tek sökerek el koyardı.- Allah bilir ya bugüne kadar söktüğü ampullerle bir şirket kurulabilir.- Mecburen yeni kiracı bunları taktıracak o da çıktıktan sonra muhtemeldir ki ampulleri bırakacak Sadri Efendi de hazineye konmuş mağribi misali sevinerek her zaman yaptığı gibi yine bunları sökecek ve aklınca sermayesine sermaye katacaktı. İş bunla da bitmiyordu. Evini boşaltan her kiracıdan aldığı veya kiracısının gönüllü olarak ona bıraktığı eşyalar da cabası. Sadri Efendi,  üzerine konduğu bu eşyaları, özel olarak yaptırdığı bisiklet tekerlerinden oluşturduğu üç tekerlekli arabasına yükler ve doğruca mezadın yolunu tutardı. Bunlardan da ne gelirse “bereket versin” diyerek sevinçle cebe indirir, mutlu olmuş biri olarak geri dönerdi.

İşte Mızmız Sadri Efendi, böyle bir insandı. Hayata dair yakınmalarını, çevresine olan sitemlerini, kendine göre dertlerini, talihsizliklerini dillendirdikten ve çayını da afiyetle içtikten sonra acil bir işi varmışçasına telaşlı telaşlı kalkar ve arkasına bakmadan kahveyi terk ederdi.

Günlerden bir Pazar günüydü. Mayıs ayı olmasına rağmen gökyüzünün maviliği kara bulutlara karışmıştı. Yağmur ha yağdı ha yağacak derken bir türlü yağmıyordu. Mızmız Sadri’nin müdavimi olduğu kahvede kimi oyun oynarken kimi söyleşirken kasabanın belediye hoparlöründen yükselen ses, kahvedeki gürültüyü bir bıçak gibi kesti. Kimi oyununu, kimi sohbetini yarıda keserek dışarıya kulak kabarttı. Hoparlörden yükselen ses; Sadri Efendi’nin Hakk’ın Rahmetine kavuştuğunu gümbür gümbür haykırıyordu. Bu beklenmedik ani olay karşısında onu tanıyanların hepsi de afallayıp kireç gibi kesilen yüzlerle birbirlerine öylece bakakaldılar. Ancak hoparlörden yükselen sesin vurgulu bir şekilde “Ruhuna el Fatiha!” sözlerinin ardından kendilerine gelir gibi oldular. Herkes bir Fatiha okuduktan sonra bu sefer de sıra; meraktan doğan sorulara, tahminlere, yorumlara geldi. Acaba gayrimenkulleri ne ederdi, acaba bankadaki hesabı ne kadardı, başka yerlerde yatırımı var mıydı, bundan sonra hanımı ne yapacaktı? Vb. gibi… Bunun da hemen ardından hayıflanmalardan doğan cıkkk cık.cık cıkk..ünleme ve fısıltılar duyulmaya başlanmıştı. Akşama doğru herkes bir sonraki gün için, cenaze töreninde buluşmak üzere dağıldı.

Ertesi günü hava yine bulutluydu, Sadri Efendi’nin cenaze töreni için bütün tanıdıkları kasabanın kabristanında Tekbir sesleri arasında toplandılar. Mezarına atılan birer avuç topraktan sonra birer Fatiha okuyup böylece son görevlerini yerine getirdiler. Cenaze töreni bitmiş, mezarlığa sıkıcı ve ürkütücü bir sessizlik çökmüştü. Bu sessizlik eşliliğinde herkes arka arkaya mezarlığı terk etmeye başladı. Bu arada bazı dostları mezarlığı terk etmeden önce son bir kez dönüp mezarına baktılar. Hayret, hayret ki ne hayret! Sadri Efendi, asırlardan beridir bu ıssız ve sessiz yerde yatıyormuş gibi geldi onlara. Bu dünyaya sanki hiç gelmemiş ve hiç yaşamamış gibi aynen öyle duruyordu.

Sadri Efendi’nin ölümü üzerinden bir ay ya geçmiş ya geçmemişti. Her fani gibi tam da unutuluyordu ki Merhumun eşi Fatma Hanım, bütün gayrimenkullerinin satışı için emlak işiyle uğraşan ve aynı zamanda aile dostları olan Fuat Bey’e başvurarak rahmetlinin yeniden hatırlanmasını sağladı. Sadri Efendi’nin tanıdık ve arkadaşları bu habere önce inanmak istemediler. Fakat haber doğruydu. Nitekim alıcılar Fatma Hanım’la irtibata geçiyor, çetin pazarlıklar sürüp gidiyordu. Derken bir başka kasabadan gelen bir başka müşteri iyi bir fiyat biçerek bütün gayrimenkulleri satın aldı. Fatma Hanım, satış işlemlerini birkaç gün içinde bitirip parasını aldı. Komşu ve tanıdıkları tek tek gezdi, helallik istedi, sonra da şehirdeki akrabaları vasıtasıyla aldığı yeni mülklerinin başına geçmek için yirmi yıl önce beyazlar içinde nazlı bir gelin olarak karşılandığı bu kasabadan karalara bürünmüş mahzun bir dul olarak uğurlandı.

Aradan yaklaşık altı ay geçmişti. Sadri Efendi’nin eski mahallesinin kadınları arasında fısıltılı şekilde kulaktan kulağa yayılan yeni bir dedikodu bütün kasabada duyulmuştu. Bu habere göre; Sadri Efendi’nin eşi Fatma Hanım, gittiği yerde evlenmiş, yeni evlendiği kişi de kendisinden yaşça daha küçük ve işsizmiş. Üstüne üstlük yeni evliler, Sadri Efendi’nin Bağkur’dan kalma maaşı kesilmesin diye resmi nikâh dahi yaptırmamış, imam nikâhıyla evlenmişlerdi. Sonradan doğruluğu kesinleşen bu haberi; kasabalıların bazıları şaşkınlıkla, bazıları anlamlı tebessümlerle, bazıları da ibretle karşılarken; yine kimisi bu sonucu normale, kimisi hayâsızlığa, kimisi saygısızlığa, kimisi de vefasızlığa yorumladı gitti.

Pırıl pırıl bir bayram sabahının güneşi doğmak üzereydi. Bu bayram Sadri Efendi’siz kutlanacak olan ilk bayramdı. Bütün kasabalılar, bayram namazından çıktıktan sonra âdet olduğu üzere mezarlığa akın ettiler. Herkes kendi ölüsüne dualar okuyarak, niyazda bulunarak kabir ziyaretini eda ettiler. Ziyaretçiler arasında bulunan Sadri Efendi’nin eski dostlarından birkaçı yattığı mezara doğru yöneldiler. Önce kabri başındaki ince dallarıyla zorla dik durmaya çalışan yaprakları yarı-yarıya sararmış ve kurumuş cılız bir ağacı suladılar. Arkasından dua-niyazda bulunarak birer Fatiha okudular. Sonra diğer ziyaretçilere katılarak ağır adımlarla, tek sıra hâlinde sessizce mezarlığın çıkış kapısına doğru yöneldiler. Bu arada mezarlığın kapısından çıkmadan önce Sadri Efendi’nin vefakâr dostları, arkalarına dönüp mezarına bir kez daha baktılar. Hayret, hayret ki ne hayret! Sadri Efendi, asırlardan beridir bu ıssız ve sessiz yerde yatıyormuş gibi geldi onlara. Bu dünyaya sanki hiç gelmemiş ve hiç yaşamamış gibi aynen öyle duruyordu.

 

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER